Hakikatin Keyfiyeti, Adalet ve Hakimiyet

0
14
views

Hakikat ya da Gerçek ifadelerini kısaca “en doğru” olarak kabul ettiğimiz şey(ler) olarak tanımlayabiliriz.

“El-Hak” şeklinde ifade ettiğimizde ise ‘Mutlak Doğru’yu kastetmiş oluruz.. Yani inananları açısından “doğruluğu zorunlu” olan şeydir bu. Diğer tüm ‘en doğru’ların kendisinden sonra geldiği “Kesin Gerçek”tir.

Medeniyetlerin ve üreticileri olarak insanların tüm eylemlerinin temelinde “ontolojik duruşları” vardır. Yani varlık felsefeleri. Bu bilinçaltımıza yerleşmiş bir tür “hakikat” sistemidir. Varlığın kaynağını veya oluşların sebeplerini dayandırdığınız şeydir. Eylemlerinize yön veren ve kolektif bilinçaltının dışavurumu olarak “medeniyet”i ortaya çıkaran temel fikirlerdir.

Peki “adalet” nedir ve hakikat ile ne bağlantısı vardır? Çok basit bir ifadeyle adalet ‘hak edene hak ettiği şeyi hak ettiği usul ve zamanda vermektir’. Peki burada hakikat sistemlerimize (bireysel ya da toplumsal) göre bir farklılık göze çarpmıyor mu? Yani adam öldürenin cezalandırılması konusunda hemfikir olabiliriz ama nasıl ve ne zaman cezalandırılacağı konusunda dünyada bir konsensüs bulunmamaktadır. Peki bu normal bir durum mu sorusuna ise evet cevabını vermek çok olasıdır. Çünkü mevcut dünyamız binlerce yıldır izole topluluklar halinde yaşamaktaydı. Yaşadığımız gezegen birbirlerinden  habersiz ya da birbirleriyle fazla etkileşimde bulunmayan toplulukların dünyasıydı bir zamanlar. Dolayısıyla kimilerine göre tanrının kimilerine göre de insan çabasının ürünü olan bir çok “hakikat”ler ortaya çıkmıştı.  İletişim ve ulaşımın hızla geliştiği son yüzyıllara gelinceye kadar da çok fazla sorun teşkil etmiyordu birden çok hakikat ve adalet anlayışlarının olması. Peki şimdiye göre az da olsa insan ve toplum yaşamını değiştiren ve bazen de savaşlar ve katliamlar gibi can sıkıcı sonuçları olan şey sadece adalet ve hakikate olan farklı bakışlarımız mıydı?

hakikat

 

Bu sorunun cevabı “hakimiyet” kavramında gizli olsa gerek. Kendi hakikat sistemimizi ve dolayısıyla da adalet anlayışımızı başkalarına kabul ettirme arzumuz. Yani asıl sorun farklı düşünce yapılarına sahip olmamız değil bunu başkalarına da -zorla- kabul ettirme isteğimizdir. Peki neden böyle bir şeye ihtiyaç duyarız. Aslında canlılar dünyasında genel olarak görülen bir tutumdur hakim olma isteği. Çünkü yaşamak için bir şeylere hükmetmek zorundadır canlılar. İnsan türü ise bu arzusunu daha soyut alanlar için de gerçekleştirmeye başlamıştır gelişim sürecinde. Dolayısıyla bizim bir şeylere hakim olma isteğimiz aslında hayatta kalmak için gelişen içgüdüsel bir eğilimdir. Sorun şu ki biz bunu farklı bir bencillik düzeyinde yürütmekteyiz bugün.

Peki ya çözüm? Çözüm için belki en önemli yol, insanda diğer canlılardan farklı olarak üst düzeyde gelişen “muhakeme” yeteneğini bilgiyle ve farkındalıkla beslemektir. Refleksif düşünce dediğimiz “kendi düşüncelerimiz üzerine düşünme” beceresini kazanabilmektir. Yaşadığımız sorunları katmerleştiren iletişim ve hız çağı aynı zamanda bahsettiğimiz farkındalığın artırılması yolunda da kullanılabilir. İletişim çağında kaybettiğimiz iletişimi artık tekrar canlandırmamız gerekmektedir. Birbirimizin farklı hakikat algılarına ve adalet anlayışlarına saygı göstermekten öte aynı zamanda eleştiri ve tartışma kültürünün medeniyete çok şeyler katan “faydalı” yönünü gösterebilmeliyiz. Eleştiri denince sadece savunma pozisyonuna geçen insanlar “benim görüşüm bana doğru gelse de hataya ihtimali var” anlayışına kavuşabilmeli. Ve en önemlisi bu yazıdaki fikirler de akli tutarlılık ölçüleri içinde eleştirilebilmeli ve hiç kimse kendini herşeyin bilgisinin sahibi olarak görmemelidir..

 

Burak CAN

CEVAP VER