‘TUTUNANLAR’LAŞTIRAMADIKLARIMIZDAN MISINIZ?

0
75
views
‘Kelime ve yalnızlık hayatın tadı tuzu
 Kucaklamak isterdi ölümü ve sonsuzu’
Yalnızlık mı, ölüm mü, aşk mı? Hangisindeydi sonsuzluk? Efendim?
Ecelle gelen zamansız ölüm; eksik kalmış işlere,söylenmemiş sözlere ve yaşanmamış aşklara koyulan bir noktadır.Peki ya bile isteye gidilen ölüm? Hani şu ‘Nasıl yaptı ya cık cık nasıl kıydı canına?’ dediklerimizden. Ayrılığın efendisi ölüm, nevi şahsına münhasır kahpe ölüm!
En olmadık zamanlarda, en sıradan işinin arasında gelip diline dolanan, sevmesen de mırıldanıp durduğun bir şarkının nakaratı gibi. Öylesine sinsi.
Sebebi birikimler mi, çektiğin dertler mi? Yoksa fıtratında olan, doğar doğmaz alnına yazılmış kendi kendinin celladı olma görevi verilmiş yani her türlü başrole yerleştiğin bir kader oyunu mu?
Anlatılmayanlar. Bütün mesele bu. Anlatamıyorlar anlatılamayanı. Bu yüzden anlaşılamıyorlar,tutunamayanlar.
‘Oysa, mesela Selim Işık
 Anlatılmadan anlaşılmaya âşık.’
Sahi ya Selim Işık, neden gittin sen?
Tutunamayanları öksüz bırakışından yakınıyor Turgut. Seni arıyor; her yerde, seni tanıyan her insanda, her sözde, her oyunda arıyor. Anlamak istiyor. Sen olmadan seni öğrenmeye çalışıyor, zorluğunu anlayabiliyorsun değil mi?
Bir kayboluştan, kaybolup giden bir ‘tutunamayanlar’dan dolu dolu bir benlik çıkarmaya çalışıyor ortaya. Hem de parçalanmış bir bütünü, içini ezen o garip duyguyla yana yakıla arayarak… Her oyunda farklı kurallar, her hikayede farklı uçurumlar, her insanda farklı bir Selim .Helal be Turgut! Fakat.. bir saniye bir saniye nasıl olur? Ölmediğini söylüyor. “Ölmedi o, yalnız onu sevenlere görünecek. Sevmeyenlerden kurtulmak için bulduğu bir çare.!” diyor. Bunu mu umuyor? Hayır hayır inanıyor. İnanıyoruz, hepimiz. İnandığımız için de devam ediyoruz.
İnanç…Hayata, geleceğe, ölüme, Tanrı’ya, insana, aşka, karanlığa, aydınlığa, inanmaya… inanıyoruz.
Pekala. İnanç bittiğinde ne oluyor? İşte o zaman çalsın tehlike çanları! Umudu tüketen, hazin sonlar için enfes planlar kuran sağır ve kör örümceğimiz, koyu bir yok olma isteğini içimize gark ederek tüm zihnimizi ele geçirene kadar ağını örmeye devam ediyor. Kendi içinde, kendi kendine, kendi karanlığında kayboluyorsun. Güzel, değil mi?
Şimdi tüm bu ölüm temalı karamsarlık yüklü bulutu hafif aralayıp araya bir anımı katayım da karamsarlıktan ölmeyelim diyorum ha?
Eveet. Hayallerimin şehr-i şahanesi İstanbul’a -ki ta çocukluğumdan süregelen şairane aşka olan inancımla gönül verdiğim bir şehirdir kendisi- ilk gidişim. Sene 2010. Boğazı saatlerce izleyip akabinde gözlerimi kapayıp kendimi mavinin saflığına bırakarak, martılarla dalgaların en güzel orkestralarıyla benim için özel olarak hazırladıkları şarkıları dinlemek… Hop! ‘Hazal hadi artık!’ ‘Ya biraz daha?’ ‘Sadece 2 dakika’. Bir gidiş amacımız vardı değil mi? Uflaya puflaya aşkımla baş başa bıraktım boğazı orada. Hadi biraz da siz konuşun arkamdan. Bir yarışma vesilesiyle yapılan toplantıya katılmak için o şatafatlı muhteşem yalıya girdim. Usta öykücüler ve biz, küçük elleriyle bu korkunç canavarlarla dolu dünyaya biraz olsun güzel şeyler hissettirebilmek için kocaman düş bahçelerimizden ufak kırıntılar karalamış, bir grup çocuk-gençtik.
‘Son nefesini verdi ve özgürlüğe kavuştu’ yazmıştım. ‘Ölmek özgürlük müdür?’ dedi öykücü amca.
Ölmek özgürlük mü? Bu dünyadaki hayatımıza son verince başka bir  hayata, özgür olduğumuz bir hayata mı geçiyoruz? Böyle sandığımız için mi intihar ediyoruz? Oysa bunu düşünmek bile yeni bir umut, yazık.
Yalnızlık… Aşk gibi ölüm gibi bu yalnızlık. Yoksa daha mı zor?
“Kelimeden önce Yalnızlık vardı.Kelimeler; Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, Kelime ile birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Kelimeler insanın aklına geldikçe, Yalnızlık büyüdü dayanılmaz oldu. Selim Işık yalnızlığını kelimelerle besledi. Kelimeler yalnızlığı yaşamasına da bırakmadı onu.”
Yalnızlık diyorum bayım. Hissedebiliyor musun? Kelimeyle ne kadar da yoğunlaşıyor, inanılır gibi değil! Fakat hayır yalnızlığın telafisi yok. Bazı insanlar ‘yalnız’ gelir dünyaya, ‘sonradan olma yalnızlık’ bir başka. Hangisi acıtır daha dersen, aşk gibi düşün derim. Belki ‘doğuştan yalnız’; bir bütün olmanın, başkalarıyla tamamlanmanın ve anlaşılmanın tadına hiçbir zaman varamadığı için daha az acır canı ha dersiniz bayım? Bayım? Pardon, siz nerden çıktınız Allah aşkınıza? Hayır bu yazıda değildi sizinle sohbetimiz başka bir yazıda buluşacaktık sizinle bayım, karıştırmış olmalısınız. Hay Allah! Özür dileyelim bari okuyucularımızdan. Affınıza sığınıyoruz. Her neyse. Selim Işık’a dönelim.
Arkadaşı Esat anlatıyor: “Başkalarına kötülük ettiğini hissetmenin acısına dayanamazdı. ‘Yarı içtenliğe dayanmam zor benim. Bir kişi mi kalacak? Tamam, bir kişi kalsın.’derdi. Sonra hemen mahzunlaşırdı.’Ya bir kişi de kalmazsa?'”.
Selim Işık nasıl yaşadın bu garipliğinle bu insanların arasında, hiç mi sıkılmadın? Hem de nasıl sıkıldın… “Can sıkıntımla dinleniyorum ancak. İçimde bir Selim ölürken kalan bütün gücüyle yeni bir Selim yaratıyor. Selim öldü! Yaşasın Selim!” “Eski Selim’e hiç acımıyor musun?” “O kadar çok Selim öldü ki hangi birisine acıyayım?”
Söylesene Selim Işık o hayata, gittiğin o topraklara tutunabildin mi?
‘Dünyaya bir daha gelişinde 
 Çocuk ve korkusuz yaşamak ister sürekli
 Büyümek yalnız tutunanlara gerekli’
HAZAL DÜNDAR

CEVAP VER