Prof. Dr. Ahmet Nezih Kök İle Röportaj

0
652
views

Merhaba arkadaşlar, Fakültatif Tıpçı olarak, röportajlar bölümünde ilk olarak değerli hocamız Prof. Dr. Ahmet Nezih Kök’ü ağırladık. Yazımızı iki bölüm olarak yayınlayacağız. Keyifli okumalar diliyoruz.

BÖLÜM 1:

Fakültatif Tıpçı (FT): Tıp okumaya ne zaman ve nasıl karar verdiniz? Adli tıp seçme süreciniz nasıldı?

Ahmet Nezih Kök (ANK): Tıp fakültesini benden çok annem istiyordu. Annemin babası Osmanlı döneminde doktormuş. Osmanlının son döneminde de bırakmış çalışmayı. Biz aslen Ankara Kalecikliyiz o da oraya dönmüş. ‘’Ahmet’’ benim annemin babasının adı ve annem bana hep ‘’babam’’ derdi. ‘’Doktor olacaksın.’’ derdi. O zaman Ortadoğu Teknik Üniversitesi çok popülerdi. Ben de orada inşaat mühendisliğine gittim ama beni hiç sarmadı. O T cetvelini taşımak, çizim yapmak… İnsanlardan uzaktı biraz mühendislik bölümü. Ben de tekrar hazırlandım, sınava girdim ve tıp fakültesini kazandım. İyi ki de gitmişim. Çok çok memnunum. Okulda bizim adli tıp dersimiz yoktu. Adli tıp dersini patologlar vermişti. Adli tıp nedir deseler mezun olana kadar pek de haberimiz yoktu. Aslında ben mezun olana kadar hep çocuk cerrahisini çok istedim. Çocuk cerrahisinde ben 6 ay kadar çalıştım. Sonra TUS da güzel de bir puan aldım ama çocuk olmadı. Çocuk cerrahisini ben çok istedim. Çocuk cerrahisinde Mehmet Ali Aydın diye bir hocamız vardı. Şimdi bakıyorum, ben neyi sevmişim o zaman diye ben aslında hocamı çok sevmişim. O yüzden çocuk cerrahı olmak istiyormuşum. Şimdi öyle bir hevesim falan yok iyi ki adli tıpçı olmuşum diyorum.

Adli tıpla tanışmam da şöyle oldu. Ben TUS’ da iyi bir puan almıştım ama çocuk cerrahisi olmadı o olmayınca da diğer bölümleri yazmamıştım zaten. Ağrı’da mecburi hizmet kurası çektim ve oraya gittim. Orada arkadaşlar ön kayıtla tekrar yerleştirme yapılacağını haber verdiler. Bir baktım Erzurum adli tıp var. Benim amacım kaymakamdan izin alıp Erzurum’u gezip görüp öğrenmekti. Buraya bir geldim baktım ki bölüm yok. Sonra o zaman fakülte dekanımız vardı. Beni onun yanına çıkardılar. O bana dedi ki ‘Sen geleceksin seni İstanbul’a göndereceğiz. Orada ihtisasını yapacaksın sonra da burada bölümü kuracaksın.’ Ben dedim ki ‘ Hocam benim tek bir isteğim var, beni Ankara’ya gönderir misiniz?’ o da ‘’Göndeririz.’’ dedi. Gittim Ankara’ya adli tıp uzmanı oldum sonra da geldim burayı kurdum 91’de. Hala daha da buradayız işte. Şimdi iyi ki de böyle bir şey yapmışız diyorum.

 

FT: Tıp fakültesine başladıktan sonraki süreçte kendinizi ilk ne zaman bir hekim gibi hissettiniz?

ANK: Bizim zamanımızda (1981), Türkiye’de on tane ya da on iki tane tıp fakültesi vardı ya da yoktu. Kontenjanlar da çok yüksek değildi. Biz 45 kişiydik Kayseri’de. Mezun olurken de 35-40 kişi zamanında mezun oldu. Öyle olunca o dönemde tıp fakültesini kazandığımız zaman müthiş bir havamız oldu. Kazandığımız andan itibaren herkes bize ‘doktor bey’ demeye başladı. Yani bir anda bir değer patlaması yaşıyorsunuz. Onu hissettiriyorlar. Öğrenciliğimizde birinci sınıfta tıbbi kelimeler öğrendiğimizde o kadar mutlu oluyorduk ki. Bir çaba harcıyorduk bunun için. Üçüncü sınıftan sonra staja başlayınca artık doktoruz demeye başladık. Bir de hekimliğin vermiş olduğu bir sorumluluk var. O sorumluluğa da internlik döneminde alıştık. İnternlükte benim ilk stajım acil stajıydı. Acil stajının cidden çok büyük faydası oldu. O nedenle sizdeki bu süreçte normaldir. Mümkün olduğunca boş vakitlerinizde acile gidin. O acildeki hocalarınızı asistan abi ve ablalarınızı görün. Onların davranışlarını içselleştirmeye çalışın. Sorumluluk sahibi olduğunuz anda hekimliği iliklerinizde tam olarak hissedeceksiniz. Şimdi öğrencisiniz. İntern olduğunuz zaman, hastalarınız olduğu zaman sorumluluk duygusu da yerleşecek.

 

FT: Mühendislik fakültesinde geçirdiğiniz yılların sizin için zaman kaybı olduğunu düşünüyor musunuz?

ANK: Asla. Liseyi bitirdikten sonra üniversiteye hemen geçmekte ne olursa olsun adaptasyona dair bir sıkıntı oluyor. Ben ODTÜ’de bir yıl İngilizce hazırlık okudum. İyi ki de okumuşum. O İngilizce hazırlıkla daha sonraki yıllarda çok büyük avantajlarım oldu. Tıp fakültesinde hiç İngilizce sorunum olmadı. Tıp fakültesinde İngilizce hazırlık okumadım. Literatür okuyabiliyorum. ODTÜ mükemmel bir üniversite. O yıllarda o fakültede okumak benim için çok güzel bir deneyimdi. O yüzden hiç keşke gitmeseydim demedim. Ama mühendislik kafası başka bir şeydi. İnşaat mühendisliğinde teknik resim öğrendik mesela aynı nesneye farklı farklı açılardan bakmayı öğrendik ve bunu öğrenmiş olmak çok büyük bir avantajdı. Sonra ikinci sınıfa geçtiğimde okulu bıraktım ve tıp fakültesine başladım. Annemin isteği olmuş oldu.

 

FT: Adli tıpa başladıktan sonraki ilk otopsinizde neler yaşadığınızı neler hissettiğinizi hatırlıyor musunuz?

ANK: Tabi ki hatırlıyorum. Ben Ankara’ya gittim. Bir hafta sonra hoca geldi dedi ki ‘’Gel seni otopsiye götüreyim.’’ Ben o otopsiyi hiç unutamıyorum. O otopside Erzurumlu yaşlı bir kadın vardı. Bilekleri kesilmişti ve boğulmuştu. Hasta bakarken nasıl ki anamnez alıp hastanın hikâyesini dinliyorsak otopside de ölümün hikâyesi vardır hâkimlerden, polislerden, savcılardan öğrendiğimiz. Kadın yeğeni tarafından öldürülmüş. Yeğeni kadından para istemiş. Kadın vermemiş. Bunun üzerine yeğeni kadını önce boğuyor sonra da bileziklerini çıkarmaya çalışıyor çıkmayınca da ellerini kesiyor alabilmek için. Bu çok büyük bir travmaydı. ‘’Niye geldim?’’ diye düşündüm bu olay üzerine. Ama sonra zamanla otopsinin amacını öğreniyor insan. Otopsinin amacı adaletin sağlanmasına katkı sağlamaktır. Bir yerde insana ve adalete hizmet ediyorsunuz. Yaptığınız işi neden yaptığınızı anlayınca da zorluğu kalmıyor. Siz demin sordunuz ya ‘’Ne zaman hekim gibi hissedeceğiz?’’ diye. İşte o yaptığınız işin sorumluluğunu aldığınızda her şey çok başka oluyor. Bunu da kliniklerde göreceksiniz. Siz şimdi öğrencisiniz. Size şimdi not almak, sınıfı geçmek çok önemli gibi geliyor oysa hekim olduğunuzda not almanın, sınıfı geçmenin çok da önemli olmadığını; aksine hastalığı bilmenin ve tedavi etmenin önemli olduğunu anlayacaksınız. İşinizi meslek haline getirmeniz lazım. Meslek haline getirmeyi başarınca sorumluluk da oluşuyor. Biz de önce adli tıpın ne olduğunu, amacını anladık. Sonra da bunu anlattık. O zamanlar Türkiye’de de pek bilinmiyordu. Ben ‘’Adli tıpçıyım.’’ deyince ‘’Tamam da bölümün ne?’’ diye soruyorlardı. Bu 25 Yıllık süreçte adli tıp öğrenildi ve gelişti. Adli tıp en hızlı gelişen bölümlerden biri oldu.

 

FT: Meslek hayatınız boyunca en çok zorlandığınız vaka neydi?

ANK: Ben küçük çocuk otopsilerinde her zaman zorlanmışımdır. En çok zorlandığım vaka sırasında da benim kızım da yeni doğmuştu. Ankara’da bir otopside 3-4 yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Annesi çocuğa yaprak sarması yedirmiş. Etini yedikten sonra yaprak gidip trakeanın üzerine oturmuş. Yutamamış tam larinksin üzerinde kalmış haliyle nefes alamamış ve ölmüş. Otopside biz larinksi açtığımızda tam trakeanın üzerinde yaprağı gördük. Çok üzülmüştüm ben bir müddet kendi çocuklarıma yaprak sarması yedirmedim.

 

FT: Meslek hayatınız süresince hiç tehdit, rüşvet gibi durumlarla karşılaştınız mı?

ANK: Çok ilginç ama bugüne kadar beni tehdit eden olmadığı gibi şu raporu şöyle yaz böyle yaz diye de kimse karışmadı. Tabi ki kötü niyetli insanlar var. Dik duruş çok önemli. Biz asla taraflarla bu tarz bir konuşmayı yapmayız. Bir de şu çok önemli; adalet kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapmamandır. Biz bu konuda çok özen gösteriyoruz ve bunu belirtiyoruz. En nihayetinde Erzurum küçük yer, ‘’Hocam bir tanıdığımız var.’’ diye gelenler oluyor ama onlara da uygun bir dille gereken cevabı veriyoruz.

 

FT: Medyaya yansımış vakaların otopsisinde bulundunuz mu?

ANK: Ankara’da ihtisastayken ve Erzurum’da birkaç olayda bulundum. Burada önemli olan nokta şu: birincisi otopsi bir soruşturma safhasıdır ve soruşturma gizlidir. Yani kimse soruşturmayla ilgili bilgileri dışarı veremez ancak Türkiye’de bazı sorunlar var ve şişirme haber haberler çok oluyor. İşin içine medya girince işin aslını bildiğiniz olayın çok daha farklı gösterildiğini görüyorsunuz. Biz adli tıpta işimizi yapıp gerekli yerlere teslim ediyoruz. Bizim için kimin öldüğünün hiç önemi yoktur. İsimlerin önünde sıfat yoktur. Ölen kişi insandır ve herkes aynı şekilde incelenir. Durumlara üzülürüz ama görevimizi gerektiği gibi yaparız. Protokole ve yasalara uygun davranırız. Asla insan kelimesinin önüne bir sıfat eklemeyiz.

IMG-20151210-WA0006

FT: Sizi hiç adli tıpı bırakmaya yönelik zorlayan durumlar oldu mu?

ANK: Hiç olmadı. Hatta hep derim ki iyi ki adli tıpçı olmuşum. ‘’Bir daha dünyaya gelsem; yine bu meslekte olurdum.’’ diyorum, öğrencilerime tavsiye ediyorum. Bizim sıkıntımız tedavi edici hekimliğin olmaması. Reçete yazma, hastayı takip etme gibi durumlar bizde yok ama biz de toplumsal açıdan sorunlu kişilerin, suçluların tedavisine katkıda bulunuyoruz. Suça göre kişinin ceza alması aslında ıslah edilmesi işidir. Biz de bu süreçte bulunuyoruz.

 

FT: Mesleğinizin size en çok keyif veren bölümü hangisi?

ANK: En keyifli bölüm ders anlatmak. Son zamanlarda çok ders anlatıyorum ve bu çok zor bir iş. Diyorum ki; bir konu seçeceksin ve onu konferans gibi anlatacaksın, her şeyini söyleyeceksin, soruları cevaplayacaksın. Bu çok keyifli bir şey. Bir de tıp fakültesinde öğrencilerimizle de sürekli bir diyalog içerisindeyiz. As-üst ilişkisi gibi değil de disiplin esas olmak üzere bir ilişki var. Bunu çok seviyorum. Bunun dışında kitap yazmak çok farklı bir şey. Ben ilk kitabımı gerçekten uzun sürede yazdım, çok emek verdim ve birinci baskısı bitti. 2016 da ikinci baskısı çıkacak. Ben o kitabımı, iki tane evladım var, inanın üçüncü evladım gibi seviyorum. Kitap yazmak çok harika bir şey. Tabi ki bunun dışında güzel olan birçok şey var. Mesela bir rapor yazıyorsunuz ve takip ettiğinizde suçluların yakalandığını, mağdurların hakkını aldığını görüyorsunuz. Bu beni çok duygulandırıyor. Bir de tabi öğrencilerimin bana olan davranışları beni ziyadesiyle mutlu ediyor hatta o yüzden önlük giydirme törenlerini ve mezuniyet törenlerini çok severim.

 

FT: Türkiye’ de adli tıpın durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

ANK: Ben 1987 de okulu bitirdim ve 1988 de Ankara’da ihtisasa başladım. O zamanlar durum gerçekten iyi değildi. Bir kere sayımız çok azdı. 150 tane adli tıp uzmanı vardı toplamda. Korunmaya alınmış kelaynak sürüleri kadardık. Aradan geçen bu 25 yılda adli tıp gerçekten çok gelişti. Niye geliştiğini irdelemek gerekir. Her şeyden önce İnsan hakları kavramı çok gelişti. İnsan hakları ve hukuk ne kadar gelişirse; adli tıp da o kadar gelişir. Ceza ve adalet sisteminde önemli değişikliler oldu. Adli tıpın önemi belirlendi. Avrupa insan hakları mahkemesinin Türkiye hakkındaki kararları adli tıpın gelişmesine çok katkı sağladı. Bunlardan başka olarak adli tıpın son dönemde TUS puanı da çok arttı. İlgi çekmeye başladı. Bunun sebebi de eskiden çok ilgi gören dallarda artık malpraktisler ve davalar yüzünden ciddi sorunlar oluşması oldu. Adli tıp klinik bir dal. Hasta muayene ediyorsunuz, rapor yazıyorsunuz, otopsi yapıyorsuz. Diğer dallar düşünce adli tıpın da önemi artmış oldu. Şimdi sayımız çok fazla. İnsan haklarındaki ve hukuktaki gelişmelerle beraber adli tıpa da çok ciddi yatırımlar yapıldı. Şu anda gerçekten hemen hemen tüm fakültelerde adli tıp bölümü var, hocalarımız var. Adalet bakanlığının adli tıpla alakalı kısmı da gerçekten çok iyi çalışıyor. Hem teknikleri çok iyi hem de tecrübeleri çok fazla. O nedenle şu anki durum itibariyle 25 sene öncesine göre çok iyi durumdayız. Tabii ki her şeyin mükemmel olması mümkün değil. Teknoloji gelişiyor ve suçlular yeni yöntemler buluyor. Adli tıp da her zaman kendini daha fazla geliştirmeli. Zamanla da her şeyin daha iyi olacağına inanıyorum.

 

FT: Otopsiler hakkında yazdığınız birçok hikaye var. Sonucu sizi en çok şaşırtan vaka neydi?

ANK: Ben sert bir tarafım olsa da aslında çok duygusalımdır. Ölüm aslında çok sıradan bir durum. Herkes bir gün ölecek. Ama siz bir ölümün hikayesini dinlerseniz ne olursa olsun çok üzülüyorsunuz. Her ölüm acı her ölüm sıkıntılı. Ölümün bedeli beş lira oluyor, bir şişe kola oluyor. İnsanlar o öfkelerine sahip olamadıklarında, hem kendi hayatlarını hem başkalarının hayatlarını karartıyorlar. Cinayet vakalarında, trafik kazalarında her ölüm ayrı şaşırtıcı ve üzücü. Ben size bir tanesini anlatayım. Şube müdürlüğüne gitmiştim; pazar günüydü hiç unutmuyorum. Üniversitenin aşağısında bir araba takla atmış ve içindeki beş altı kişi ölmüş. Şenkaya tarafından Kayseri’ye giden bir aile var. Kayserililer ama tatile gelmişler. Tatil dönüşü… Yufkalar yere saçılmış, peynirler dağılmış. Manzara korkunç. Kazadan bir kız çocuğu kurtuluyor ve biz gidip ondan öğreniyoruz neler olduğunu. Babası demiş ki araba sürerken kız çocuğuna ‘’Kızım bir tane öpücük ver de bana, şansım gelsin.’’ Babası arkaya döndüğü anda da araba şarampole yuvarlanmış. Şimdi düşünebiliyor musunuz? Kız kurtuluyor; babası, annesi, kardeşi, akrabaları ölüyor. Bunun hikayesini dinlemek o kadar zor ki. Zaten benim hikayelerim de şöyle bir şey vardır. Asla silgi kullanmam; bir otururum, yazarım ve biter. Şurasını düzelteyim, şöyle olsun demem. Neyse odur. O an ne hissetiysem onu yazarım. Böyle baba-kız hikayelerini de çok yazarım. Bir hikayemde de babası ormancı, kızını ormana götürüyor. Kız tomrukların üzerine çıkıyor. Sonra tomruklar bir kayıyor. Kız tomrukların altında kalıyor. Bu çok zor bir durum. Sonra bir baba yeni araba almış. Çocuklarını gezmeye çıkaracak. Arabayı geri vitese bir takıyor, fark etmiyor, çocuklardan birini eziyor. Bunlara yürek dayanmaz. Çok otopsi yaptık. Hele hikayelerini bilince her ölüm çok zor. Bizim Erzurum insanında, cinayetlerde bile düşünmek falan yok. Tasarlanmış planlanmış olaylar yok. Adam sokağın ortasında çekip vuruyor. O yüzden çok ilginç olaylar yok. Belki başka şehirlerde; İstanbul’da, Ankara’da ya da ülke olarak mesela Rusya’da örgüt cinayetleri, değişik olaylar çok. Erzurum insanı masum; cinayetinde bile her şey ortada. Haliyle ilginç de olmuyor.

Gizem Çadırcı & Eda Gül Karaca

CEVAP VER