Belki de, az çoktan fazladır.

0
117
views

“Az”, ismini en çok “Kinyas ve Kayra” romanıyla duyduğumuz Hakan Günday’ın 2011’de yayınlanan yedinci romanı. Roman arka kapağında yer alan şu cümleyle tanıtılmakta: “Bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen 11 yaşındaki korucu kızı Derdâ ile hapisteki bir gaspçının aynı yaştaki oğlu ‘mezarlık çocuğu’ Derda’nın bir mezarlıkta kesişen hayatlarının, bu iki çocuğun kırk yıl boyunca her türlü şiddetle yontulup birbirlerine hazırlanışlarının, (bütün anlamlarıyla) Yazı’nın onları birleştirmesinin hikâyesi.Bu cümle romanda olup biteni eksiksiz bir şekilde aktarıyor olsa da, romanın en küçük ayrıntısının bile okuyucuya hissettirdikleri kelimelerin anlatabileceğinin çok daha ötesinde.

Roman yapısal olarak altı ana bölümden oluşuyor: Derdâ, Derda, Derda’nın Mektubu, Yolculuk, Derdâ’nın Mektubu, Derdâ ve Derda. İlk bölüm, Yatırca köyünden Londra sokaklarına uzanan; şiddet, nefret ve öfke dolu bir hayatı anlatıyor: Derdâ’nın hayatı. İkinci bölüm, mezarlık kenarında bir gecekonduda tek başına büyüyen küçük bir çocuğun; yoksulluk, çaresizlik ve korku dolu hayatını anlatıyor: Derda’nın hayatı. Bu iki hayatı birleştiren ortak düşmanlar, tesadüfler ve kadersel karşılaşmalar var ama bunların en güzeli ve en önemlisi: Oğuz Atay. Son dört kısa bölümdeyse bu iki hayatın nasıl kesiştiğini okuyoruz.

Romandaki en küçük ayrıntının bile olay örgüsüne yön verecek değerde oluşu okuyucuyu bir an olsun bile kitaptan uzaklaştırmıyor. Okuyucu sayfalar arasında kocaman bir yapbozun parçalarını birleştiriyor. Zaman zaman ortaya çıkacak resmin kötülüğünden korkan okuyucu, yine de kendini soluksuz devam etmekten alıkoyamıyor. Tek nefeste okunan bu roman, karmakarışık bir örgüyü apaçık bir biçimde en sade haliyle okuyucuya sunuyor ve okuyucunun kafasında en küçük bir soru işareti bırakmıyor. Tüm olanlara rağmen, sonunda herkesin hak ettiğini bulduğu roman, okuyucunun aklında korkunç ve unutulmaz sahnelerle sonsuzluk kazanıyor.

Anlatıcı, olayları bütün çıplaklığıyla gözler önüne sererken, satır aralarında sorduğu sorularla yer yer okuyucuyu düşünmeye sevk ediyor: “Kim bilir o gün, daha kaç çocuk taş tekmelemiş ve kendini tekmelenmiş bir taş gibi hissetmişti?”(s.204)  Kimilerimizin bilmediği, kimilerimizin bilse de bilmezlikten geldiği hayatın karanlık tarafının, okuyucunun yüzüne vurulduğu bu romanda, okuyucu bu sorularla öz eleştiri yapmaya ve kendini sorgulamaya fırsat buluyor.

Yazarın kullandığı dil, direkt ve kesin. Okuyucunun okumaktan en çekindiği olayları bile dünyanın en normal olaylarıymış gibi anlatıyor. Anlatıcının olaylar karşısındaki soğukkanlılığı, okuyucuda ters etki yaratıyor ve okuyucu olayları çok daha fazla içselleştirerek üzülüyor. Yazarın deyimiyle “içine doğduğu vahşetten daha vahşi olmak zorunda olan”(s. 300) karakterlerin hiçbirine okur kızamıyor. Yazar, kullandığı dille, okuru şiddetin her türlüsüne maruz kalmış bu karakterlerin yanında konumlandırıyor ve okura evrensel bir hayat dersi vermiş oluyor.

Yaşadıkları benzer şiddetler, benzer korkular ve benzer yalnızlıklara rağmen birbirlerini AZ tanıyan hatta ÇOK AZ tanıyan ve aynı zamanda birbirlerini AZ seven Derdâ ve Derda’nın aşk hikayesiyle roman son bulurken, ardında okuyucuya çocuk şiddeti, hayatın şiddeti, aşkın şiddeti, inancın şiddeti ve hırsın şiddeti üzerine cevaplaması gereken birçok açık uçlu soru bırakıyor.

Az, dediğin küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var.”(s.349)

Kaynakça: Günday, H. (2016). Az. İstanbul: Doğan Kitap Yayınevi.

Eda Gül KARACA

CEVAP VER