KARDEŞ CAHİT

0
48
views

Cahit Külebi Tokatlıdır. O Tokat ki Niksarın’da evindeyken küçük bir serçe kadar hürdür Cahit. Bir yandan zapt edilemeyen bir yandan ürkek, çocuksu hürlüğüne; büyük ve kalabalık şehirlere, başka şehirlere gittiğinde uzaktan buğulu camlardan bakacaktır. Belki bakıp da ağlayacaktır. O başka şehirlerdeki başka insanlar Cahit’i aldatıp gider ama Tokat’a girerken, Sivas yollarında ya da ekinleri, dönen tekerlekleri izlerken, çın çın öten böcekleri dinlerken hiç aldatılmış mıdır Cahit?

Cahit Külebi cumhuriyet şairidir. O cumhuriyet ki yıkıktır, yeniktir biraz, dalga dalgadır, pek anlaşılamamıştır ama büyük adamların söylediğine göre mukaddestir, tek çaredir. Cumhuriyet şairi olmak sorumluluk gerektirirmiş büyük şairlerin söylediğine göre. Şairin halka, Anadolu’ya öğretmenlik etmesi lazım gelirmiş. Büyük ve slogancı şairler Anadolu’nun asıl öğretmen olduğunu bilemediler. Anadolu’nun rüzgârından, ceviz ağaçlarından, dağ başlarından, türkülerinden öğrenecek çok şey olduğunu bilemediler. Belki de bunu en iyi Cahit bildi. Cahit Külebi şiiri ne dönemin milliyetçi şiir anlayışı kadar slogancıdır ne de Garip şiiri kadar birdenbiredir. Şimdi, şuracıktan geçip giden rüzgâr gibidir, yalınayaktır, naçardır, uydurulmuş hüzünlerle kirlenmemiştir. Cahit Külebi okuyucuyu ne ona bir şey öğretecek kadar ne de “sen ne anlarsın ki okuyucu” umursamazlığını gösterecek kadar küçümser. Okuyucu, insan, kadın, çocuk, Atatürk, kuşlar, tarlalar Cahit Külebi’ye her şeyden önce kardeştir. Onun içindeki sevda bunların hepsine birdendir. Neşet Ertaş türküleri gibidir Cahit Külebi şiiri. Naiftir, merhametlidir, sıcaktır, alnımıza değen dost elidir, başımızı avuçlarına alır da; sen anlarsın der, sen halimden anlarsın.

Cahit Külebi bu dünyayı öyle içine çekmiştir ki denizde balık olmasını da bilir, dallarda taşlanan kuş olmasını da. Onun anlattıkları gerçektir, gerçeğin şiire yansıması filan değil. Mesela Sivas tam da Sivas gibidir. Sivas yollarında geceleri Kamyonlar gelir, kamyonlar gider/Toz duman içinde/Şavkı vurur yollara/Arabalar dağılır, şoförler söver/Sivas yollarında geceleri/Katar katar kağnılar gider. İzmir günışığından farksız. İzmir’in denizi kız, kızı deniz/Sokakları hem kız hem deniz kokar. Samsun’un evleri denize bakar/Sokakları yosun içinde. Tokat memlekettir. Sessizlik orda çın çın öter/Tarlalar yavaşça dalgalanır. İstanbul’da insan yalnızsa, bezginse, gurbetteyse ne yapsın? Kamyonlar kavun taşır ve ben/Boyuna onu düşünürdüm. Cahit Külebi’nin yurt sevgisi de, iç savaşları da gerçekti ki ona bunları söyletti: Biz Artvin’dik, Erzurum’duk, Çemişkezektik’tik/Biz bu çorak topraklardık ne od, ne ocak…/Yıllarca buğday yerine yıldız ektik/Bulut devşirdik kucak kucak/Belliydi her savaşta yenilecektik/Şimdi söyler de ağlarım ancak.

Cahit Külebi şiiri insanı hiç yaşamadığı köylerde yaşatır, ona tatmadığı sıcaklıkları tattırır. Misal, ömrü hayatında kömür sobası görmemiş insanın ağzına bir lokma sobada közlenmiş patates koyar; hem de kendi elceğizleriyle. Avuçlarında sıcak kestaneler hoplatır, çoban yapar insanı da yazın gökteki kışın yerdeki yıldızları saydırır. Bir bakmışsın dudakların çatlamış; narin, yumuşak ellerin biraz nasır tutmuş, biraz kararmış. Sokakta yürüyen insancıklar olmuş koyun sürüleri. Şu yanı başımda göğe uzanan; bina değil de koca bir çınarmış. Sivas kiliminden yollar serer önüne de dolaştırır cümle âlem köyleri. Sıcak bir yaz gecesi saman yüklü bir kamyon kasası rahattır kuş tüyü yataklardan. Üstüne yıldızlar serpiştirir Cahit adamın. Altında tekerlekler döner, senin başın döner tatlı tatlı. O zaman sen, insan kardeşim, nasıl sevmezsin bu dünyayı?

Köy zaten kendi başına bir Cahit Külebi şiiridir. Ama şehir… Şehirde Cahit Külebi olmak da zordur, insan olmak da, Külebi şiiri okumak da. İnsan kedilere köpeklere bakarken Şu Ankara kentinin sokaklarında/Mutsuz kediler, köpekler var/Sen de mutsuz değil misin ey ozan/Bezgin değil misin onlar kadar? deyiverir. Şehirler köyler kadar kalabalık değildir aslında. Sokaklarda kimselerin görmediği kimselerle konuşup durur insan yalnız başına. Bütün insanlar umutlu, Cahit mahzun gezer. Kimselerin anlayamadığı bir şeylerin sıcaklığıyla yürür de millet bu adam tek başına ne geziyor der. Arabaların, vitrinlerin ışıkları kış akşamlarında insanın gözünü kamaştırır, delirtir insanı, karları eşeletip köy gecelerini aratır.

Cahit Külebi’nin anlattığı kadınlar ise her şeyden önce anadır, dosttur, yumuşaktır. Biraz kahraman, biraz ırgattır. Bir bakarsın keçi yavrusu, çocuk, aceleci; bir bakarsın gür, yürekli, elma yanaklı… Hele bir saçlarını savurmaya görsün kadın… Cahit’in şiirinde kadın çorabını da çeker, çocuğunu da emzirir. Bir çocuk görürsen ayakkabıları tozlu, Cahit’in Esmasıdır. Ahmet Arif’in dediği gibi dişlerinde elma kokusu bir kız görürsen o da Cahit’in Esmasıdır. Cahit’in şiirinde kadın saçlarının örgüsünü çözer, okşasan kırılacak elleri sahipsiz çiçeklere su verir. Cahit izin alıp gelse şehir hapishanesinden; kadın güler sevincinden, sabahları erken kalkarlar, sobayı yakarlar, saçları kadının, güzel olur tütün renginden, elleri çay kokar, gün doğar sesinden.

Cahit Külebi’nin Bilgi Yayınevi’nden çıkmış 2009 basımı Bütün Şiirleri adlı kitabından güller dökülmez, Orhan Veli kitaplarındaki gibi denizler dökülmez ama sararmış kır çiçekleri dökülür, otlar ama nasıl otlar; çürümüş, ayrı düşmüş, toprağına suyuna hasret, şehir insanları gibi mutsuz otlar dökülür.

Yetseydi Cahit’in kolları; muhakkak anlattığı kadınları, adamları, sahipsiz çiçekleri, denizleri, bu dünyanın hepsini şöyle sıkı bir sarmak isterdi; tam o anda yüreğinden bir gölge geçerdi acıdan. İsterse ondan sonra/Bütün şairler ölsün.

Gülseren Merve Yiğit

Helal

Ben senin hasretinle

Yanar dururum ömrüm boyunca.

Tanrıdan sonra yurdum,

Yurdumdan sonra sen varsın.

Haziran’da bir duman tüter buram buram,

Sen o dumansın.

Bütün limanlardan gemiler

Giderse içinde sen gidersin.

Dağılır kalırım, dökülen sular gibi,

Işıklarınla derlersin.

Yağmur yağınca iplik iplik

Çayırlar senden yeşerir,

Bütün başaklara dirilik

Bahçelere serinlik verirsin.

Karlı bir gündü çıkıp gelmiştin.

Ellerim ellerine değmemişti daha.

Kar içindeydi yüzün saçların,

Kışın kokusu yanaklarında.

Mendilimle kaşlarını silmiştim.

Tasanın bir kara gül gibi bana

Açıldığı geceler uyku haram.

Toprağın beklediği rahmet!

Çiçeğin beklediği ışık!

Dirliğim, düzenim, maceram!

(Cahit Külebi, Bütün Şiirleri, Rüzgar, Bilgi Yayınevi)

Esma’nın Hikayesi

Esma’yla çocukluğumuzda

Sokakta oynadığım zamanlar

Dizge çorap giyerdi,

Yalınayak gezerdim.

Bir koku vardı Esma’nın

Çamurlu çatlak ellerinde…

Bir ışık yanar sönerdi şimşek gibi

Eteğinin çoraplarına değdiği yerde…

Tahta gibi, dümdüz, göğüslerimiz

Kollarımız ince…

Aynı kalaylı tastan

İçerdik, su içince…

Bir bakışı vardı Esma’nın

Kavak yaprakları gibi pırıl pırıl…

Koynundan çıkardığı çağlayı

Yemesi başka olur…

Efendime söyleyeyim, bir gün

Kızı bırakmadılar dışarı.

Cihanda tek başıma kalmıştım

Düşünerek Esma’yı…

Bir yandan rüzgâr estikçe

Mısırlar inim inim iniler

Püsküller yüzüme dökülürdü,

Bir yanda yaralı mahzun kalbim

Kendi kendine türkü söyler…

Ondan sonra çok zaman geçti,

Caddeler geçti kentin ortasından,

Delik tastan akan su gibi

Esma da çocukluğum da kaynayıp gitti…

Dün akşam parkın önünde

Alacakaranlıkta onu gördüm,

Gitti bir sıraya oturdu,

Gittim yanına oturdum.

Çorapları gibi, güzel gözleri,

Zayıf yanakları solgundu,

Ne ben konuşabildim

Ne de o bir şey sordu.

Anladım ki gidişi gidiş değil

Hali duruşu bir hoş.

Küçücük, tozlu, eski

Pabuçlarında gezen bakışlarımız

Yaralı kalplerimiz gibi bomboş…

Öyle saatlerce oturduk

Bir çift söz edemedik.

Ayağımızın dibinde, yaprakların içinde

Bir şey yitirmiş gibiydik…

(Cahit Külebi, Bütün Şiirleri, Rüzgar, Bilgi Yayınevi)

Şimdi İzmir’de

Şimdi İzmir’de sabahın sekizi.

Karşıyaka’da, Alsancak’ta, Güzelyalı’da.

Bir ağ dolusu balık gibi gençliğimizi

Daha yeni çektik denizden, rüyalarımızı da…

Türküler övüyor sevgimizi.

Şimdi İzmir’de sabahın sekizi.

Şu deniz, şu gemiler bizim malımız.

Altın saçar gibi güneş tembelliğimizi

Karınca gibi çalışıyor adamlarımız,

İncir işleyen kızlar sayıklar hikâyemizi.

Şimdi İzmir’de sabahın sekizi.

Rüzgâr yalnız saçların için…

Tanrı öyle birleştirmiş ki sevincimizi

Ne umutsuzluk var, ne korku, ne kin…

Fotoğrafçılar çekiyordur resimlerimizi.

Şimdi İzmir’de sabahın sekizi.

Okaliptüsler, yosunlar aşkımıza öpüşür,

Analar emzirir hayallerimizi.

Bütün kızlar bizim için salınarak yürür.

Ama zaman boş koydu ellerimizi.

Şimdi İzmir’de sabahın sekizi.

Gözyaşlarım yüzüne döküldü, anlamadı.

Aynı yastıkta yitirdik birbirimizi.

Altın kemerlerin içi boş kaldı.

Hangi zalım eller yaktı ekinimizi?

(Cahit Külebi, Bütün Şiirleri, Süt, Bilgi Yayınevi)

CEVAP VER