LUNA

0
15
views

Son birkaç gündür her şey çok yavan geliyor. Kılımı kıpırdatmak bile istemiyorum, üzerime çökmüş olan isteksizliğin altında eziliyorum. Dokuzuncu sınıfta bıraktığım, tırnaklarımın kenarındaki derileri koparma âdetim geri döndü. Bu şehre dair en sevdiğim şey olan kar bile beni iyi hissettirmedi. Eskiden şehri temizliyorken, şimdi sadece hepimize ait olan kirlerin üzerini örtüyor gibi hissettim. Yaklaşık iki haftadır evden çıkmak benim için çok başka bir yük. Okula gitmek fikri beni sürekli diken üstünde tutuyor, en ufak bir an bile rahatlamama müsaade etmiyor. Girmediğim pratik derslerin sonucu ne olacak gerçekten merak ediyorum. Bu yoğun kötümserliğimin ve isteksizliğimin sebebi muhtemelen sömestırın yaklaşmış olması ve fakat kendisiyle aramda hâlâ komite isimli koca bir duvar olması. Tahammülümün tükendiğini hissediyorum. Daha doğrusu hissediyordum. Bugün yine bir insan için mümkün olan en yoğun mutsuzluk içinde okula gidiyorken, otobüste, kendi kendimi teskin edebildiğimi fark ettim.

 

Karen O -The Moon Song. Haftalık keşfime düşmüş olan bu şarkı çalmaya başlayınca oldu her şey. Önce “ay” kelimesi üzerine düşündüm. Diğer gezegenlerin de ayları vardı fakat hepsi kendi özel ismine sahipti. Mesela Mars’ınkiler Phobos ve Deimos imiş. Özel ismi olmayan bir tek bizimkisiydi. Fakat sonra fark ettim ki, aslında Ay Dünya’nın uydusuydu ve diğer gezegenlerinin uydularına ay demek bizim yaptığımız -belki de sadece benim yaptığım- bir hataydı. Kafamı bulandıracak gereksiz bir yanlışlığın düzelmiş olması beni rahatlattı. Daha sonra içinde bulunduğumuz ilginç durumu düşündüm. Koskoca bir boşlukta yuvarlak bir topun üzerinde yaşıyoruz. Bu fikir eskiden düşünüldüğü iddia edilen, insanlığın üzerinde bulunduğu düz tepsinin bir öküzün boynuzunda asılı olduğu fikri kadar garip aslında. Elbette birinin diğerinden çok daha ilkel olduğunu kabul ediyorum ama yine de kocaman bir bilinmezliğin içindeymişiz gibi hissediyorum. Ve elde ettiğimiz onca bilgiye, uzayın derinliklerine gönderdiğimiz robotlara, gezegenlerin fotoğraflara rağmen böyle düşünüyorum. Çünkü durup düşününce milyonlarca başka gezegenin bulunduğu koca bir boşluğun kolayca görmezden gelinebilecek ufaklıktaki bir kısmında, mini minnacık bir gezegen üzerinde yaşıyoruz. Aslında toz kadar bile küçük değiliz. Bu fikir beni çok heyecanlandırıyor öyle ki beynim patlayacakmış gibi hissediyorum. Çünkü bu durumda hiçbir şey eskisi kadar mühim görünmüyor, çünkü en basit ifadeyle önemsiziz. Yarına yetişmesi gereken ödevler, sınavlar, kaçırılmış bir imza, kaçırılmış bir otobüs, yolda yürürken geçen arabanın üzerimize su sıçratması, patrondan azar işitmek vesaire bunlar saçma sapan ufacık dertler. Hatta bunlara dert bile denemez. Bunlar kendi yarattığımız kurallar ve kendi kurduğumuz saçma düzen vasıtasıyla kendimize işkence etmemize sebep olan önemsiz ve mânâsız sıkıntılar. Düşünün ki bir gezegeni parçalara ayırıyoruz, üzerinde sahiplik iddia ettiğimiz toprakları alıp satıyoruz, Dünya üzerinde mevcut olan meyveyi, sebzeyi alıp satıyoruz hatta bunları boş verelim suya bile para veriyoruz. Kâinatı düşününce günlük hayatta normal kabul ettiğimiz her şey kolayca saçma sapan bir hal alıyor. Fakat bunun yanı sıra, evrende önemsenemeyecek kadar küçük olduğumuzun farkına varmak hayatı kolaylaştırıyor, üzerimizden eksilmeyen gerginliği biraz olsun yumuşatıyor.

Dünya’nın bir petri kabı olduğunu düşünmek de aynı etkiyi yaratıyor üzerimde. Uygun ortamı bulmuş olan mikroorganizmalar gibiyiz biz de. Dünya bize ihtiyaç duyduğumuz şeyleri sunduğu için buradayız. Bizimle aynı kaderi paylaşan trilyonlarca başka canlı, üzerinde yaşadıkları milyonlarca farklı gezegen daha var belki. Evrenin büyüklüğünü düşününce bunun olmaması düşüncesi saçma bir hal alıyor. Aslında varlığımız bizim en büyük şansımız, hayatı elde etmişiz.  Sistemin karşımıza çıkarmaktan vaz geçmediği, bitmek bilmeyen ve aslında kendi ellerimizle yarattığımız problemlerle uğraşmak için hayat çok kısa. Hayat ev almak üzere 20 yıllık bir kredinin altına girmek için çok kısa, hayat bize empoze edilen -ev, meslek, para, fors sahibi- ideal insan fikrine ulaşmak için çok kısa. Burada yapmak istediğim size yeni yetme bir ergen gibi Fight Club aforizmaları sunmak yahut ot kokusu üzerinden eksilmeyen 60lara ait hippi fikirleri geri getirmeye çalışmak değil, maalesef durum gerçekten böyle ve bahsettiğim farkındalık, dünyanın bizim etrafımızda dönmüyor oluşu, hayatı aslında zor hale getirenin yine bizler oluşu daha dolu, daha verimli bir yaşam sürmek için kocaman bir adım. Hayat yalnızca sevdiğimiz şeylerle uğraşmak için ideal uzunlukta fakat geçinme, rahat bir hayat sürme derdine kapıldığımız için bunu fark edemiyoruz. Bizden beklenenleri yerine getirmekten başka şansımız olmadığını düşünüyoruz. Bu söylediklerim sizin için ne ifade edecek bilmiyorum, hele de benim -okul gazetesine yazı yazan bir öğrenci, yani aslında çoktan sistemin kölesi olmuş biri- ağzımdan çıkıyor olması bu kadar ironikken ama yine de içimde kalmasına müsaade edemiyorum.

Bütün bunlarla asıl varmak istediğim nokta kendimizden, özümüzden fedakârlık etmemizin doğru olmayacağı. Bu yalnızca hayatı zorlaştırır, tıpkı son birkaç haftadır bana olanlar gibi. Hoşumuza giden, bizi biz yapan her şeye az da olsa vakit ayırmalıyız, arada bir okulu ekmekten korkmamalıyız, ertesi gün sınav olsa bile eğer içimizden geliyorsa açıp bir film seyretmeliyiz, gezmekten ve yeni yerler görmekten ise asla vaz geçmemeliyiz. Sistemden tamamen kopmak sonumuzu getirebilir, belki de bu riski alacak kadar cesareti gösteremeyiz ama yine de kendimize biraz daha fazla değer vermeli ve hayallerimizin peşinden koşmayı ertelememeliyiz. Ve bunlara ek olarak şunu söylemek istiyorum, zaman şu an elimizdeki en kıymetli şey ve en büyük korkumuz onu müsrifçe harcamak olmalı.

Hiç olmadığınız kadar kendiniz olacağınız, kitaplı, filmli, gezili ve en önemlisi de mutlu yeni zamanlara!

Ayşenur Özarslan

CEVAP VER