Intern Dr. Burak Güler ile Röportaj

0
470
views

FT: Öncelikle röportaj teklifimizi kabul edip bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Bize kendinizi tanıtır mısınız? Burak Güler kimdir?

BG: Ben teşekkür ederim öncelikle, benle röportaj yapmak istediğiniz için. Ben aslen Hatay’lıyım. 92 doğumluyum, ama 20 yıldır falan Erzurum’da yaşıyorum babamın görevi dolayısıyla. Burak Güler kimdir sorusu çok geniş bir soru olacak.

FT: Eğitim hayatınız?

BG: Eğitim hayatım, ilkokulu burda Sabancı’da okudum. Daha sonra İbrahim Hakkı Fen Lisesi’ni kazandım. Ordan sonra da tabi Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi. Böyle.

FT: Şimdi internsünüz?

BG: Aynen, şu an internüm.

FT: Kendinizi tanıtmak için sadece 3 kelime kullanmanız gerekseydi hangi kelimeleri kullanırdınız?

BG: Maşallah çok güzel soru.

FT: Daha güzelleri de var.

BG: Kendimi tanıtmak için şöyle söyleyebilirim. Birinci olarak saygı, ikiye azim derim, üçe de sabır.

FT: Bu röportajın özelliği, yaptığımız ilk intern röportajı olması, alt sınıflar özellikle çok merak ediyor. İntern kimdir? Ne yapar? Görevi nedir?

BG: İntern ne yapar sorusu gerçekten çok basit bir soru. İntern her şeyi yapar. Net bir cevap aslında bu.

FT: Biraz detaylı anlatırsanız.

BG: Anlatalım. İntern olayı şu, normalde dördüncü sınıfta aldığımız büyük stajlar var: Dahiliye, Pediatri, Genel Cerrahi, Kadın Doğum. Daha sonra beşinci sınıfta aldığımız küçük stajlar var. İnternlüğe geçtiğimizde ise, bu büyük stajları tekrardan alıyoruz; ama şöyle bir durum var. Artık eğitimin yanı sıra tamamen pratik üzerine alıyoruz bu stajları. Yani hiçbir şekilde teorik bir dersimiz yok. Çalışıyoruz, hasta takip ediyoruz, bunun yanı sıra dediğim gibi hastanede olan çoğu işi aslında yapıyoruz. Ne gibi? Hastayla bire bir olan bütün işler. Mesela; kan gazı olsun, sondası, rektal tuşesi… Her şeyi aslında intern yapıyor. Bazen hasta taşıyıp götürüyoruz. Aklınıza gelebilen her şeyi yapıyoruz.

FT: Bazen boş oluyorsunuz, neden boş oluyorsunuz?

BG: Şöyle şeyler oluyor. İnternlükte belirli vakitlerde, belirli yerlere belirli sayıda insan lazım. Örneğin, kadın doğum. Kadın Doğum’da biz on beş gün çalışıyoruz. Neden? Çünkü zaten kadın doğumun yaklaşık altı yedi tane yeri var, internün çalışacağı. Bunların her birine ikişer kişi istiyorlar. Dolayısıyla, yedi servis olduğunu düşünürsek on dört kişi olduğu zaman bu sayıya ulaşıyor. Ama, grubun 28 kişiyse, diğer 14 kişi “off”a çıkıyor. “Off” diyoruz biz buna. On beş gün on dört kişi çalışıyor, on beş gün on dört kişi. Bunun sebebi tamamen şu; yeterli intern sayısına ulaştığın zaman fazla adam barındırmıyoruz orada. Yani, on dört gün bir yerde çalışıyoruz, on dört gün boş oluyoruz. İşte, internlüğü daha da detaylandıracak olursam, dediğim gibi büyük stajlarda çalışıyoruz. Bunun yanı sıra, taa birinci sınıfta derslerini gördüğümüz, halk sağlığı aile hekimliği gibi stajlar da alıyoruz. Bir de küçük stajlar dediğimiz stajlar var. Bunlar aslında seçmeli olması gerekiyor; ama bizim fakültede seçmeli değil. Bunlar da psikiyatri, mikrobiyoloji, kardiyoloji ve anestezi. Bir de bu stajları alıyoruz. Bunlara da küçük stajlar diyoruz. Bunları da iki ay sürecinde alıyoruz. Toplam 12 aylık bir eğitim süreci var. Dediğim gibi daha çok eğitim gibi değil; tamamen çalışma, kendini geliştirme üzerine bir şey.

FT: Hastanede intern olarak geçirdiğiniz bir gününüzü anlatır mısınız?

BG: Hastanede intern olarak geçirdiğim bir gün… Şöyle, zor günlerden birini anlatayım o zaman. Genellikle, pediatride çok zor günler geçiriyorsun. Pediatride bir hafta sonu nöbetimi anlatayım. Pediatride hafta sonu sabah 8’de nöbete girersin. Çocuk acilde çalışırsın. Sabah 8’de girersin, sonraki gün sabah 8’de çıkarsın. 24 saat boyunca, sadece gece eğer asistan uyku molası verirse orada uyursun. Eğer bu nöbet Pazar gününe denk geldiyse, Pazar sabah 8’de girersin. Pazartesi akşam 5’te çıkarsın. Dolayısıyla 33 saat felan yapıyor. Asistan izin verirse 3-4 saat uyursun. Pediatri nöbetlerimden birini anlatayım. Bir keresinde Erzurum’da acayip bir şekilde, sanırım sularla alakalı bir durum oldu ve çocukların hepsi kusmayla geldi. Artık öyle bir boyut aldı ki kusmalar, çocukların sayısına çocuk acilimiz yetmedi. Dolayısıyla bir yatağa üç dört kişi yatırdığımız oldu. Üç dört kişi yan yana oturtturuyorduk, serum takıyorduk felan. Neyse, bu şekilde akşama kadar üç yüz dört yüz hasta baktık ve Ramazan’dı. Artık böyle gün bittiğinde tamamen böyle yorgun bitkin bir hale geliyorsun. Genel bir intern günümü anlatacak olursam, şöyle oluyor genelde, verilen bazı görevler var, o görevleri yapıyorsun. Daha sonra, eğer TUS çalışıyorsan, TUS çalışmak için hastanede sağı solu kovalıyorsun. Bir yer bulayım da hemen çalışayım, kütüphaneye kaçayım da çalışabileyim gibisinden. Her zaman sağı solu kovalıyorsun. Geldiğin belirli bir saat var, çıktığın belirli bir saat yok, o da tamamen sana bağlı. Her zaman “Çıkayım mı?” diye asistanına soruyorsun. Dediğim gibi aralarda sürekli ders çalışmayı kovalıyorsun. Bekliyorsun ki artık yemek arası olsun falan. Bir süre sonra artık ders çalışamamaya başlıyorsun. Çünkü iş-ders bir arada gitmiyor kesinlikle.

FT: Peki, intern olduğunuzda kendinizi bir hekim olarak yeterli görüyor musunuz?

BG: Şöyle, intern olduğun zaman ilk başlarda, acil nöbetinden bahsedeyim. Acile başlıyorsun ve aslında hiçbir şey bilmediğini fark ediyorsun. Acile gittiğinde altı yıllık bir eğitimin süzgecinden geçmişsin evet ama acile bir giriyorsun. Gerçekte aslında pratik hayat, öğrendiğimiz eğitimden körele değil bence. Bir dahiliye stajı alıyorsun, genelde hep uç noktalar karşına geliyor. Bir pediatri stajı alıyorsun, hep uç noktalar sana öğretiliyor. TUS’ta da böyle. Hep uç noktalar karşına getiriliyor. Ama pratik hayata gelince aslında baktığın şey faranjit. Şöyle sıkıntılar da yaşayabiliyoruz. Ben aslında, faranjitin tedavisini biliyorum, 5. Sınıfta aldığım KBB stajından. Mesela penisilindir. Ama acile geçtiğin zaman asla bu şekilde olmuyor. Pratikte verilen ilaçlarla, teorikte verilen ilaçlar asla birbirine uymuyor. Dolayısıyla, acile girdiğin zaman, hasta görmeye başladığın zaman, aslında hiçbir şey bilmediğinizi ve orada öğrenmeye başladığınızı fark ediyorsunuz. Bu yüzden bence internlük aslında çok çok gerekli. Şöyle de söylenebilir. Mesela beşinci sınıf olmasın ama internlük olsun. Pratik eğitim çok çok bambaşka bir şey aldığın teorik eğitime göre. Sorunun cevabı, kendini kesinlikle hazır hissetmiyorsun. Oralarda öğreniyorsun, hasta başında öğreniyorsun her şeyi.

FT: Neden tıp tercih ettiniz? Yine olsa yine tercih eder miydiniz?

BG: Neden tıp tercih ettim? Aslında, çok da isteyerek bir tercih olmadı benimki. Tabi ki ailenin etkisi de oldu. Çoğu insanda vardır zaten bu. Benim hayalimde hep eczacılık vardı. Çünkü şey diye düşünüyordum. Hani eczacı olurum, 5 sene okurum, sonra dükkanımı açarım. Başında dururum veya verirsin kalfaya o işletir felan sen gezersin. Hep böyle düşünüyordum. Ama o dönem işte ailenin isteği, sonra eczanelerin sınırlarının da olması, öyle böyle derken… Şöyle güzel de bir şey oldu aslında, Türkiye’nin bütün eczacılıklarını kazanabiliyordum aldığım puanla. İstediğim bütün eczacılık fakültelerine girebiliyordum. İstediğimi kazandım ama gidemedim diyebilirim. Daha sonra bir şekilde tıp fakültesine yöneldik. İşte babam, “Sana araba alayım.” gibi tekliflerde de bulununca tıp fakültesine yöneldim. Ha, bir daha olsa bir daha yazar mıyım? Yazacağımı pek düşünmüyorum. Çünkü gittikçe eğitimi zorlaşıyor, gittikçe meslek hayatı zorlaşıyor. 1. Sınıftaki, 2. Sınıftaki öğrenciler hep şöyle düşünüyor: “Ya şu komitelerim bir bitsin, şu sınavlarım bir bitsin her şey çok güzel olacak.” Aslında, asla böyle değil. Gittikçe bence zorlaşıyor. Günümüzde de, şöyle söyleyeyim, zaten herkes bana şöyle diyor: “6. Sınıf, hiç sınav yok, oh”. Ama aslında öyle değil, önünde çok daha büyük bir sınav var, o da: TUS. Bence TUS tam bir psikoloji sınavıdır. Kaldırılması çok zor bir sınavdır. Büyük bir azim gerektirir. Çünkü altıncı sınıfa kadar gelen öğrenci zaten sınavlardan bıkmış bir şekilde geliyor. 6. Sınıfa bir gidiyorsun, aman Allah’ım boşsun. Hani bunu mu değerlendireyim, TUS’a mı çalışayım, çok arada kalmışlık oluyor. Meslek hayatında da, yeni gelen yasalar mevzusu var. Belki biliyorsundur, mecburi hizmet. Sanki gittikçe biraz daha zorlaşıyor gibime geliyor, doktor olmak, doktorluk yapmak. O yüzden bir daha olsa bir daha seçmeyeceğimi düşünüyorum. Ama dediğim gibi, tamamen bu sebeplerden ötürü. Doktorluğun kötü bir şey olduğundan, doktorluğun sıkıcı bir şey olduğundan asla değil. Seviyorum yani.

FT: Tıp fakültesine girerken nasıl bir hekim olma idealiniz vardı? Şuanki konumunuz arasındaki farklar neler?

BG: Tıp fakültesine girerken her şey çok güzeldi, öncelikle. (Gülüyoruz) Ben girdiğimden beri Plastik Cerrahi istiyorum. Birinci sınıftan beri nedense aklımda hep Plastik ve Estetik Cerrahisi var. Hala öyle. Onda bir değişiklik olmadı. Ama fark ediyorum ki, istediğin şeylerin gerçekleşmesi için aslında her şey o kadar kolay değil. Çok daha fazla çaba sarf etmek gerekiyor. Sorunun ikinci kısmı neydi?

FT: Şu anki konumunuz arasındaki farklar?

BG: Ha, şu anki konumum arasındaki farklar… Yani şöyle, ben de birinci sınıf öğrencileri gibi, ben de şu fakülte bir bitsin, sınavlarım bir bitsin, her şey çok güzel olacak diye hayal ediyordum; ama az önce anlattığım gibi bunlar böyle dan diye yüzüne vurunca, tabi işin rengi değişiyor. Bir de sonuç olarak, hayatın boyunca yapacağın bir meslek için uğraşacağın bir sınavdan bahsediyoruz, bir ortamdan bahsediyoruz, bir seneden bahsediyoruz veya. Dolayısıyla, şu anki konumum hiç birinci sınıftaki hayallerim gibi değil. Hep şey diyordum hatta ilk üç sınıf bitsin oh kliniğe geçeyim de bir rahat edeyim. Bir gördüm ki, dördüncü sınıf bence en zor sınıf.

FT: Doktor olmakla ilgili en sevdiğiniz ve en sevmediğiniz şey ne?

BG: Doktor olmakla ilgili en sevdiğim şey: Kısmen kendimden, çoğu oranda gözlemlediğim kadarıyla söyleyebilirim ki mesleki tatmin bizim meslekte çok önemli. Karşına gelen zor durumdaki derdi olan hastalara derman olmaya çalışmak, onlar için elinden geleni yapmak, belki de hayatı senin ellerinde olan hastaları tekrar hayata kavuşturmak mükemmel bir his. Hiçbir meslekte bu tatminin yaşanacağını düşünmüyorum. En sevmediğim şey ise; sen birileri için çabalarken bazı insanların bunu anlayamaması veya görmezden gelmesi 36 saat nöbet tuttuğun günlerde bile insanlar sizden aşırı bir ilgi alaka bekliyor. Bunu veremediğinizde de anlayışla karşılanmayı geçtim şiddet bile görebiliyorsunuz. Çoğu zaman da kavganın eşiğinden dönebiliyorsunuz. Bu çok ince bir çizgi bence doktor da elinden geldiğince anlayışlı olmalı, hasta ve hasta yakını doktorun çalıştığı zor şartları göz önünde bulundurup buna anlayış göstermeli.

FT: Öğrencilik hayatınızın en kolay ve en zor yılları hangileriydi?

BG: Öğrencilik hayatımın en kolay yılı kesinlikle birinci sınıftı. Birinci sınıf mükemmel bence.

FT: Birlere sorunca da çok zor oluyor.

BG: Şöyle, ileriyi görmediğimiz için, birdeyken de bana sorsan: “Oha, tıp ne zormuş!” derdim ama şimdi altıncı sınıfta olunca: “Ah, ulan bir, nerde o bir?” diyorum. Dolayısıyla, bence birinci sınıf en kolayıydı. Çünkü çok az bir çalışmayla gerçekten çok güzel işler yapabiliyorsun birinci sınıfta. En çok zorlandığım sınıfta 4. Sınıf oldu. Çünkü bir anda kendini kliniğin içinde bulmuş oluyorsun. Gerçekten zor. Ayrıca bir yol da çizmen gerekiyor. Pratik mi daha çok öğrenmeliyim, teorik mi? Dengeyi sağlamak da cidden zor. Dolayısıyla dördüncü sınıfa geldiğin zaman, ki şu da bir gerçek ki hocalarımız da çok zorluyor dördüncü sınıfta, belki haklılar, kimisine göre haklılar, kimisine göre haksızlar. Ama şöyle ben dördüncü sınıfı bitirdiğimde saçlarımın ön tarafında üç dört tane beyazım çıktı böyle.

FT: O kadar?

BG: Aynen öyle. Gerçekten dördüncü sınıf bence çok zor.

FT: En çok hangi stajda sıkıntı yaşadınız?

BG: En çok dahiliye stajında sıkıntı yaşadım.

FT: Genelde pediatri diyorlar ama?

BG: Pediatri şöyle, ben dahiliyeden sonra pediatriyi aldım. Dolayısıyla, pediatride aklım başıma gelmişti. O yüzden çok sıkıntı yaşamadım. Dahiliye stajında şöyle sıkıntılar yaşadım. Bir kere sabah erkenden geliyorsun, vizite gidiyorsun, akşam 5’e kadar oradasın. O dönem uyku problemim de vardı. Böyle devamsızlığım çok vardı. Sekiz buçuk dokuz güne yakın devamsızlığım vardı. Maximum on gün zaten devamsızlık. Daha sonra işte vizitlere az katılabilmiştik devamsızlıktan dolayı. O dönem işte TURKMSIC’ta çalışıyordum ben, TURKMSIC’in başkanlığını yapıyordum. Onun bir toplantısı vardı, ona gitmek zorunda kaldım falan filan derken, benim dahiliye böyle çok pata küteye geldi. Neyse girdim sözlüden kaldım. Ardından büte girdim. Bütte sözlüden geçtim, yazılısından kaldım. Bu sefer bütün bütü diye bir kavram var, siz de ileriye geçince öğreneceksiniz veya biliyorsunuzdur. Bütün bütüne girdim, o da işte son yazılı. Ona da girdim, artık işte çıktığımda dedim ki: “Artık geçmiş olayım.” Çok zor bir sınavdı özellikle, yeni soru hazırlamışlardı özellikle. Neyse bir şekilde ondan geçtim ama hani dahiliyeye harcadığım vakit zaten iki buçuk ay, iki buçuk ay da kendim harcamışımdır. Beş ay felan harcadım. Onun için benim için en zor dahiliyeydi.

FT: Bazı stajlar seçmeli oluyormuş sanırım; ama az önce dediniz ki biz seçemiyoruz.

BG: Biz seçemiyorduk; ama sanırım şimdi seçmeli geldi.

FT: Onunla ilgili bir soru gelmişti. Hangi stajları seçmemizi önerirsiniz?

BG: Yani şöyle, seçmeli staj mantığı bizde yoktu. Biz seçemiyorduk. Bize veriliyordu. Söyleyecek olursam şimdi, radyoloji stajı aldık biz. Sanırım o seçmeli. Bu konuda çok yardımcı olamayacağım; ama bize gösterilen bize ekstra öğretilen pek bir şey yoktu bence. Öğrenci şunu düşünmeli, ben bu stajı boş mu geçirmek istiyorum, ben bu stajdan bir şeyler almak mı istiyorum. Bu mantığa göre düşünülmeli bence, ki bence radyoloji bunlardan biri. Ama farmakoloji zorlayıcılardan biri. Hatta ben farmakolojiden kaldım mesela. Çok garipti yani. İlk farmakolojide kalanlar bizlerdik heralde. Hatta bizde farmakolojiden uzatanlar oldu. Ama dediğim gibi, bu sorunun cevabını çok fazla iyi bilemeyeceğim.

burak-1

 

FT: Tıp Dil Sınavı ve TUS hazırlık için neler yapıyorsunuz? Bu konuda önerileriniz var mı?

BG: Şöyle, Tıp Dil Sınavı ve YDS kesinlikle eşit ayarda değil. Dolayısıyla ben YDS’nin öğrenciler için vakit kaybı olduğunu düşünüyorum. Tıp Dil Sınavı’na girilmeli. Çünkü çok daha kolay sorular, çok daha az yorucu sorular geliyor ve çalışma süreci de hani hafif bir İngilizce temeli olan herkes, birazcık gramer tekrarıyla veya birazcık kelime tekrarıyla kesinlikle geçecektir Tıp Dil’i. Yani YDS’yle hiç uğraşılmamasını tavsiye ediyorum. TUS’a hazırlık sürecinde ise, çok iyi bir TUSör, TUSör diyorum ben buna TUS’a çalışan kişiye, olduğumu düşünmüyorum açıkçası. Ama şöyle bir durum var, belirli kalıplar vardır gerçekten TUS için. Mesela TUS’a beşinci sınıfta başlanır, kesinlikle. Ben altıncı sınıfta başlayan biriyim. Hatalarım olabilir. (Gülüyor.) Ama TUS’a beşinci sınıfta başlanır. Az önce de bahsettiğim gibi, TUS bir psikoloji sınavı. Öncelikle TUS’a girmek için, TUS’a çalışmak için belirli bir psikolojide hazırlanmak gerekiyor. Kesinlikle çok zor bir sınav olduğunu düşünmüyorum.

FT: TUS’un mu?

BG: Kesinlikle. Aynen öyle. Ama şu bağlamda zor bir sınav olduğunu düşünmüyorum. Şimdi zaten Tıp Fakültesi’ne gelen kişiler ÖSS dönemi boyunca günde 6-7 saat ders çalışmış kişiler. Belki daha bile fazla. E dolayısıyla, Tıp Fakültesi zekasındaki bir kişinin, TUS’a da bu kadar emek verdiği sürece ben zorlanacağını düşünmüyorum açıkçası. Ha, tabi ki 6-7 saatlik bir emek seni TUS birincisi yapmaz. Ama optimum idealdeysen, çok uç ideallerde değilsen, bu kadar çalışmanın yeterli olacağını düşünüyorum. Yani dolayısıyla, birazcık ezberin iyiyse, biraz emek veriyorsan TUS’u halletmemek için hiçbir sebebin yok bence.

FT: Dersane konusunda?

BG: Dersaneye kesinlikle bence gidilmeli, ne bağlamda gidilmeli? Aslında baktığınız zaman şöyle bir durum var. TUS birincileri genelde fakülte birincilerinden çıkıyor. Yani özellikle büyük üniversitelerin fakülte birincilerinden çıkıyor; Hacettepe gibi, ne bileyim Ege gibi, Uludağ gibi. Yani şimdi, zaten fakültede iyi çalışan insanlar fakülte notlarıyla Hacettepe gibi büyük üniversitelerde zaten birinciliğe ulaşıyorlar. Adamların komite soruları, TUS sorusu olarak karşılarına geliyor çoğu zaman. Ha bizim fakülte için bu ne kadar geçerli gerçekten tartışılır yani. Bizim fakültenin birincisi TUS’ta ne kadar başarılı olabilir, bu kesinlikle tartışılabilir bir konu. Dolayısıyla, bizim fakülte için konuşacak olursa bence dersaneye gidilmeli. Dediğim gibi dersaneye beşinci sınıftan itibaren gidilmeli. Çünkü dersanedeki hocaların konu anlatım şekli, senin TUS’a bakış açını çok etkiliyor. Sana ayrıca verdikleri yaşam koçluğu gibi de oluyor. Anlatabiliyor muyum? Çünkü ben mesela ilk başladığımda kaç soru olduğunu dahi bilmiyordum ama TUS’a başlamışım güya, dolayısıyla dersaneye gitmek bu konuda çok faydalı. Sana yol gösterilmesi açısından. Ayrıca TUS, konu yoğunluğu çok fazla olan bir sınav, dolayısıyla bir yardım almak gerekiyor bence kesinlikle.

FT: Dersaneye giden öğrencilerle, dersaneye gitmeyen öğrencileri karşılaştırır mısınız?

BG: Dersaneye giden ve gitmeyen tanıdıklarım var, o yüzden kıyas yapabileceğimi düşünüyorum. Ama dersaneye gitmeyen öğrenci bile dersanenin kitaplarını kullanıyor, bu kesin. Robbins Patoloji’yi okumuyor kimse oturup, bir dersanenin patoloji kitabını okuyor. Çünkü kısaltılmış oluyor. TUS soruları genelde ondan çıkıyor. Gerçekten soru da yakalıyorlar. Dersaneye gidenle gitmeyen öğrenci arasında şu var, dersaneye giden öğrenci dersaneye gitmeyene göre çok az vakit kaybediyor. Çünkü şöyle, aynı kitabı okuyorlar. Biri hocanın anlattığı yerleri özenle okurken, diğeri bütün kitabı okumak zorunda. Dolayısıyla çok fazla vakit kaybediyor. Ayrıca dersaneye giden öğrencinin şöyle de bir avantajı var. Hocalar çok yol gösteriyor, bir şeyi anlatırken “Bak, bu çıkar, şu çıkabilir.” gibi üstünde de duruyorlar. Sadece çıkmış soruları anlatmak ya da konu anlatmanın dışında da, “Bak, bu da çıkabilir.” gibi seni yönlendiriyorlar. Dolayısıyla böyle bir avantajı daha var. Bir avantajı da şu. Hafta sonu sabah 8’de giriyorsun dersaneye akşam 7’de bitiyor. Sonraki gün de aynı şekilde. Hafta sonu nerdeyse 24 saat ders dinlemiş oluyorsun. Dersaneye gitmeyen hiçbir öğrenci sanmıyorum ki hafta sonu 24 saat ders çalışsın. Bence böyle de bir özelliği var, hani seni teşvik ediyor ders çalışmaya.

FT: Sırasıyla 1, 2, 3, 4 ve 5. Sınıf öğrencilerine önerileriniz nelerdir?

BG: Şöyle, onu da şöyle söyleyebilirim. Eğer devam problemi yoksa, tamam mı; birinci, ikinci, üçüncü sınıf öğrencilerinin kesinlikle gezip tozmasından yanayım. Çünkü zaten sonraki üç senede yorulacak bu insanlar. Kesinlikle buna emin olabilirsiniz, hele bir de TUS düşünüyorsa, yine tekrarlıyım. Yorulacak. Dolayısıyla; birinci, ikinci, üçüncü sınıfta özellikle yurtdışına gidip gezmelerini tavsiye ediyorum ben. Çünkü sonrasında vakitleri olmayacak gerçekten. Bizim üniversitede, diğer yurt dışındaki üniversitelerle denklik konusunda da sıkıntılar yaşıyoruz. Dolayısıyla, ilk üç sınıfta, yani temel kısımda böyle söyleyeyim, kesinlikle yurtdışı seyahatleri yapılmalı. Kendine daha çok vakit ayırmalısın, çevrene daha çok vakit ayırmalısın bence. Tabi ki, yani şöyle komite dediğin şey gerçekten, bir aylık komite seansı iki haftalık ders çalışmayla hallolabiliyor. Dolayısıyla iki hafta gezilmesinden yanayım ben açıkçası. Tabi ki devam problemi yoksa, şu an nasıl bilmiyorum, bizim zamanımızda yoklama sıkı takip edilmiyordu. Gezmeyi tercih etmiştim açıkçası. İkinci sınıf yorucuydu bence, baktım bu böyle olmayacak. Dörtte de yorulacağız, üçte gezeyim en iyisi falan. Bir şekilde 60 ortalamayı yakalıyorsun zaten. Hiçbir şekilde 80-90 ortalamanın peşinden koşmaya kesinlikle gerek yok. Dediğim gibi bence işine yaramayacak. Az önce bahsettim, Hacettepe’de okuyor olsan 80-90 ortalama yakalamış olsan, evet bu senin için gerçekten TUS’a temelini atmıştır ama bizim fakülte için bence bu soru işareti yani. Çok çelişen yerler bile çoğu zaman oluyor, neyse girmeyeyim oraya. Dördüncü sınıf öğrencisine gelecek olursak, dördüncü sınıf öğrencisi kesinlikle dördüncü sınıfta şunu yapmalı: Dördüncü sınıf dahiliyeyi TUS’tan öğrenmeli ve pratik olarak tekrar etmeli. Hasta görmeli dördüncü sınıf öğrencisi yoksa benim az önce bahsettiğim gibi altıncı sınıfa bir geliyorsun, hiçbir şey bilmediğini fark ediyorsun. Çok üzücü aslında. Dördüncü sınıfta bence, hasta görmeli ve hastanede vakit geçirmeli bence öğrenci. Dediğim gibi teorik kısmını da TUS’tan öğrenmeli bence öğrenci. Beşinci sınıf öğrencisine gelecek olursak, az önce dediğim gibi beşinci sınıf TUS zamanıdır. Beşinci sınıfta iki haftalık üç haftalık stajlar var. Kesinlikle stajlara üç gün dört günden fazla çalışılmamalı.

FT: Bir soru gelmişti, 5 ve 6 çok kolay diyorlarmış?

BG: Kesinlikle, beşinci sınıf çok kolay. Üç haftalık ve dört haftalık stajlar var. Yani üç haftalık stajlarda intaniye ve cildiye dışında çok da zor bir staj yok. Dolayısıyla üç veya dört gün çalışmayla halledebileceğin şeyler. Bazen görüyorum mesela, insanlar görece basit olan sınavlara gerçekten üç hafta boyunca ders çalışıyor. Çok gereksiz. Dediğim gibi TUS zamanıdır, beşinci sınıf. TUS’a çalışırsın, gezersin ve gerçekten son iki ya da üç gün staja çalışırsın. Tabi bunlardan şunu kesinlikle çıkarmalıyım: İntaniye, Cildiye, Beyin Cerrahisi. Bunları kesinlikle çıkarmalıyım, bunlar gerçekten zor stajlar. Hani bunların üzerine düşmezsen kalırsın çok aşikâr bir şekilde. Beşinci sınıftaki öğrenci de, staja gidecek, devamdan kalmayacak, çalışabiliyorsa TUS çalışacak, kalan zamanda gezecek, üç gün de ders çalışacak. Yani kesinlikle bu şekilde olacak. Altıncı sınıf öğrencisi de zaten belli, çalışacak.

FT: Preklinikte öğretilenlerin unutulması nedeniyle “Acaba ben iyi bir doktor olamayacak mıyım?” düşüncesinin klinikte verilen eğitimle giderildiğini düşünüyor musunuz?

BG: Kesinlikle düşünüyorum. Çünkü preklinikte aldığımız eğitim, bir pratisyen hekim için preklinikte aldığımız eğitimin hiçbir değeri yok. Hatta klinikte bile aldığın teorik eğitimin bence çok da bir manası yok. Sadece belki şüphelenmek manasında yardımcı olabilir sana. Ama dediğim gibi acilde 2-3 ay geçirmek, belki 4 ay geçirmek sana bulunduğun ortamı idare edebilecek pozisyonu veriyor, ki zaten şu anki ortamda da baktığınız zaman hekimler, 6 yılı bitirdikten sonra gidip bir yerde pratisyen hekimliğe başlıyorlar, ki bu acil oluyor. Acilde bazen çoğu zaman belki de tek bile kalıyorlar. Dolayısıyla, “Bu insanlar tek kalıp bu işi nasıl yürütüyor?” gibi belki ara ara benim bile içimde korku oluyor. Halbuki alakası bile yok. Sadece aldığın iki aylık acil eğitimi bile senin orada en azından olayları idare etmen için faydalı oluyor. Dolayısıyla prekliniği unutmak hekimliğe çok da darbe vurmaz gibime geliyor.

FT: Uzmanlık hayaliniz nedir? Kariyerinize nasıl devam etmeyi düşünüyorsunuz?

BG: Uzmanlık hayalim dediğim gibi plastik. Plastikteki asıl amacım da şu benim aslında. Plastikte daha çok estetik kısmı ilgimi çekiyor. Tabi ki iyi bir üniversitede eğitim alabilirsem çok daha iyi olacak. Türkiye’de zaten yaklaşık 26 tane plastik cerrahı alıyorlar bir yılda. Oran da çok düşük aslında. Yani, dolayısıyla kazanabilmek yeterli olacak şu anki benim bakış açımla. Kazandıktan sonra, uzmanlığımı yaptıktan sonra kesinlikle özele yönelmeyi düşünüyorum. Tabi olabilirse neden Antalya’da çalışmayayım, neden ben de diğerleri kadar ileri gidemeyeyim. Ama şöyle de bir durum var, neden plastik cerrahi istiyorum sorusunun cevabı da bence şu: Plastik Cerrahi sanki biraz yaratıcılık gibi, el sanatı gibi geliyor bana. Dolayısıyla hani şöyle baktığın zaman bir dahili bilimde kendimi ben çok ön plana çıkaramam, kendimi ben geliştiremem, kendimi çok ileriye atamam gibi gelirken, Plastik Cerrahi’de ya da herhangi bir cerrahi dalda kendi farkını koyabilirsin gibi geliyor. Bu yüzden açıkçası ben Plastik Cerrahi istiyorum. Zaten hayalim de şu, eğer ben bu farkı koyabilirsem, Türkiye’nin en iyilerinden olabilirsem, kendi hastanemde, kendi muayenehanemde, tartışılır bu işte yurtdışında, özellikle zaten istediğim şeylerden biri de yurtdışı eğitimi uzmanlık aşamasında.

FT: USMLE düşünüyor musunuz?

BG: USMLE düşündüm, çok düşündüm. Peşinden de bir süre koşturmaya çalıştım. Ama şöyle bir durum var, USMLE’den de dersane desteği almak gerekiyor bence. Burada o tarz bir imkanın yok. USMLE ayrıca, belki biliyorsunuzdur, çok aşamalı bir sınav. Onun da birazcık peşine düşmek gerekiyor. Sınav ücretleri de var. Sınav ücretlerinin dışında, sınav Erzurum’da da yapılmıyor. Hatta zaten son aşamada Amerika’ya gidip sınav olman gerekiyor. Dolayısıyla yani zorlu bir süreç, onu düşündüm ama ne yol gösterenim oldu açıkçası o konuda. Birazcık da orada Erzurum’un kısırlığını yaşadım diye düşünüyorum. Dediğim gibi, uzmanlıkta zaten iyi bir yerde yaptıktan sonra, hocanın da referanslarıyla zaten gidebiliyorsun yurtdışına. Bunu da kovalayacağım. Dediğim gibi yani, birazcık ön plana çıkmak, mesleğinin en iyisi olmak gibi bir hayalim var.

FT: Hastaneyi seviyorum/sevmiyorum çünkü…

BG: Hastaneyi sevmiyorum; çünkü internlükte bunu daha iyi anlayacaksınız. Hastalarla çok fazla muhattap oluyorsunuz internlükte. İnternlükte yaptığınız işlerden biri de şu, bence artık nasıl bir mantık bilmiyorum ama, asistanınız içeride odada bekler, sen dışarı çıkar hasta çağırırsın sıra numarasıyla. Hastaları tek tek içeri alırsın. Herkes sana sorar, içeride kaç numara var gibi. Bütün amelelikleri sen yapıyorsun kısaca. Bu sayede mesela nöbet tutuyorsun gece, nöbetten sonra polikliniktesin, 100 tane hastaya “Sen geç, sen geç, senin neyin vardı?” gibi. Çok yordu yani bu açıkçası beni. Bu yüzden hastaneyi sevmiyorum.

FT: En büyük hayaliniz nedir?

BG: En büyük hayalim, bir an önce çok para kazanıp emekli olmak.

FT: Emekli olmak? (Gülüyoruz.)

BG: Hatta şöyle 35 yaşında felan parayı vurayım tabiri caizse, sonra bırakayım mesleği ve şey yapayım hani böyle kendi dünyama çekileyim, zaten uzun zamandır Erzurum’da yaşadığım için bir denize hasret var tabi ki. Deniz kenarında kendime lüks bir hayat kurabileyim ve orada yaşayayım.

FT: Hayatınızın kırılma noktası neresiydi? Eczacılık yazmayıp, Tıp yazmanız?

BG: Olabilir evet, yüksek ihtimalle de buydu hayatımın kırılma noktası.

FT: Bir tıp öğrencisi sizce neden sosyal olmalıdır?

BG: Şöyle cevaplayabilirim. Çok boğulacağımız bir fakülte okuyoruz. Zaten Tıp Fakültesi dediğimiz olay şu: Seni bir şekilde dersin içine atıyor Tıp Fakültesi. O dersin içinden sıyrılmaya çalışmalıyız. Bunu sosyallikle sağlayabiliriz ancak. Sen ne yaparsan yap, ne olursa olsun, kalmadan sınıfta devam etmek istiyorsan zaten ders çalışacaksın. Dolayısıyla bizim sosyalliğimiz şöyle oluyor. İnsanların sosyalliği genelde şu şekilde oluyor, diğer fakültelerle kıyaslayacak olursam. Sosyalleşiyorlar, arda kalan zamanda ders çalışıyorlar. Biz ders çalışıyoruz, arda kalan zamanda sosyalleşiyoruz. Dolayısıyla bir tıp fakültesi öğrencisi bu fırsatları kaçırmamalı. Az önce söylediğim gibi ilk üç sınıfta gezmeli. Bunları kaçırmamalı. Ne kadar? Tabi ki herkesin kapasitesi farklı. Dediğim gibi sınavı, stajı geçecek kadar çalıştıktan arda kalan her zamanda sosyalleşmeli bence.

burak-2

 

FT: Öğrencilik hayatında gerçekleştirdiğiniz sosyal aktivitelerden bahseder misiniz?

BG: Zaten birinci sınıfa geldiğimden beri basketbol takımındayım. Bu sene de basket takımının kaptanlığını yaptım. Fakültemizde iki tane kongre oldu bizim yaptığımız: Adli Tıp Kongresi ve Plastik Kongresi. İkisinde de aktif görev aldım. Birinde sosyal kuruldaydım, diğerinde ilgi ekibinde görev yaptım. 4. Sınıfta TurkMSIC’ı kurduk. TurkMSIC’la çok çok fazla etkinlik yaptık. Şehir dışına çok çok fazla gittim. Diğer Tıp Fakültelerinden arkadaşlarımız geldi, burada bir sürü etkinlik yaptık düzenledik. Hatta şöyle söyleyebilirim. TurkMSIC’ın bana en büyük katkılarından biri oldu. TurkMSIC şu an Türkiye’de 60-70 üniversite arasında var, ve 60-70 üniversiteden tanımadığım Tıp Fakültesi öğrencisi yok. Yani gittiğim her şehirde bir Tıp Fakültesi öğrencisi tanıyorum. En büyük avantajlarından biri de bu oldu. Daha sonra birkaç kongreye gittim şehir dışında. Sosyal aktivitelerimden birkaçı da buydu. Bundan başka genellikle gönüllülük programları üzerine gittim ben, elime gelen bütün yurtdışı avantajlarını değerlendirmeye çalıştım. Özellikle yazın yurtdışına çıktım çoğu zaman. Sosyal aktivitelerim bunlar üzerineydi.

FT: Fakülte hayatına dair bir sınav anınız var mı?

BG: Sınavlardan birinden bahsedeyim. Şöyle, sanırım ikinci sınıfta histoloji laboratuvarıydı. Histoloji laboratuvarında ben şimdi preperatlara bakıyorum, hiç ayırt edemiyorum. Önceki birkaç sınavda da hiç ayırt edemedim. Hep böyle bakıyorum, pembe bir şey. Hiç ayırt edemiyorum. Bir tek mavi bir preperat vardı, medulla spinalis. Bir tek onu ayırt edebiliyordum. Hala daha hatırlıyorum. Neyse, işte preperatlar pembe. Sınav olacak. Histoloji laboratuvarı puanı 13. Çok yüksek bence. Ben de hiçbirini ayırt edemiyorum. Dedim ki, gireceğim kesin baraj yiyeceğim ben bundan. Yapacağım hiçbir şey yok, ben buna girmek istemiyorum. Neyse millet sınava girdi, ben de evdeyim. Arkadaşlar arıyor beni neredesin n’apıyorsun diye. Ben de gelmeyeceğim diyorum. Gelme imkanım yok. Zaten 13, baraj yediğin zaman -6.5’a iniyor. Dedim ki ben gelmek istemiyorum. Dediler ki, o öyle değil, asıl gelmezsen -6.5 alıyorsun. Ben orada yeni öğreniyorum. İkinci sınıftayım, artık son sınavlar. Dedim ki yok ben gelmeyeceğim. Geleceksin, gelmeyeceğim falan. Ondan sonra tamam dedim, haydi gideyim. Gittim sınava -4 aldım, ondan sonra çıktım sınavdan. Beni şu sınava çağırmayın artık, dedim. Başarılı olamıyorum felan.

FT: Hastanede yaşadığınız en unutulmaz/ ekstrem/ üzücü/ sevindirici anınız?

BG: Hastanede yaşadığım en şoke olduğum ve kendimi sorguladığım anımdan bahsedeyim. Şöyle, bir hasta geldi, exti. CPR yaptık, hastayı geri döndüremedik. Daha sonra, çıktık hastanın başından, acil stajında oldu bu olay, hani yakınları herkes ağlıyor tabi, üzüntülü. Daha sonra çıktık kapının önünde muhabbet ediyoruz arkadaşlarımızla. Bir baktık ki gülebiliyoruz, sonra böyle bir kendimi sorguladım. Nasıl ya? İnsanlar orada çok üzülüyor. Bir kişi benim elimde öldü az önce ve ben dışarıya çıktım şu an gülebiliyorum, eğlenebiliyorum. O an kendimde şunu sorguladım. Acaba Tıp Fakültesi bizim duygularımızı mı köreltiyor? Gerçekten çok garip bir psikoloji. Birinin elinde ölmesini aslında kaldıramamak gerekirken, biz orada hiç onun problemini bile yaşamadık. Belki de hiç aklımıza bile gelmedi o an. Dolayısıyla o an şunu fark ettim ki; Tıp Fakültesi gerçekten veya doktorluk gerçekten çok çok farklı bir meslek. Yani doktorken kimliğin bambaşka, dışarıda kimliğin bambaşka. Şöyle bir ameliyata giriyorsun, Kalp Damar Cerrahisi’ni düşünelim, az önce bir insana bypass yapmışsın ama dışarıda ne bileyim yemeğini yiyorsun, çayını içiyorsun. Hiçbir şey olmamış gibi hayatını yaşıyorsun. Dolayısıyla ben bu farkındalığı yaşadığımda gerçekten büyük şok olmuştum. Aa ben nasıl bir fakültedeyim, acaba duygularım mı kütleşti? En şoke olduğum anım bu olabilir.

FT: Başka anlatmak istediğiniz var mı?

BG: Üzücü anımı anlatayım o zaman Kadın Doğum’da doğuma girdim. Şöyle, 38 haftalık gebeydi ve 38 haftanın ilerleyen günlerinde çocuğun kalbi durmuştu. Dolayısıyla sezeryana gitti. Sezeryana girdik ve hani o an yaşamayan bir çocuk doğurduk tabiri caizse. O an gerçekten kendime sahip olamamıştım ve ilk girdiğim doğumdu. İlk doğumda herkes ağlayan bebekler felan görmek ister, ben yaşamayan bir bebek görmüştüm. Gerçekten bu olay beni çok üzmüştü. Bir keresinde de Adli Tıp stajında otopsiye gitmiştik. Yaklaşık 2 yaşında felan bir bebek gelmişti. Otopsi bence, tabi ki hepsi bir amaca hizmet ediyor ama, benim Tıp Fakültesi hayatımda cerrahiyi bu kadar sevmeme rağmen, kaldıramadığım tek şey otopsi. Çünkü iki günlük ölü bir çocuk elinize geldiği zaman, gerçekten böyle taş bebek gibi görünüyor. Çok ilginç bir görüntü. Her tarafı morarmış, semsert, taş. Daha sonra onun böyle kafatasını felan kesiyorsun, ne bileyim göğsünü açıyorsun falan. Kaldıramadığım anlardan biri de kesinlikle buydu. Hani, her şeyi gördüm her şeyi yaşadım. Belki fakültede bütün cerrahi şeylere girdim; ama otopside gerçekten kaldıramadım.

FT: Biz, Ahmet Nezih Kök hocamıza da sormuştuk en zorlandığı vakayı, o da çocuk otopsileri her zaman benim için zor olur demişti.

BG: Nezih Hoca bile zorlandıysa, tamam o zaman. Problem olmaz. (Gülüyoruz.)

FT: Soruyu geçelim mi?

BG: Geçelim, sevindirici anı aklıma gelmeyişi de kötü oldu tabi. (Gülüyoruz.)

FT: En sevdiğiniz kitap, film, müzik?

BG: Ben tam bir Hakan Günday hayranıyım. Hakan Günday’ın bütün kitaplarını çok seviyorum. Hakan Günday çok farklı yazıyor, insanların psikolojisiyle oynuyor bence. Elinde senin psikolojini çeviriyor. En çok sevdiğim kitabı da kesinlikle, belki okumuşsundur, Kinyas ve Kayra. Okumadıysan da kesinlikle okumanı tavsiye ediyorum. Çünkü kitabı her kapattığında kendini bir garip hissediyorsun, her kapattığında üstelik, kitabı bitirdiğinden bahsetmiyorum. Böyle bir hayat olabilir mi, böyle bir yaşam olabilir mi gibi kendini çok sorguluyorsun. Dediğim gibi en sevdiğim yazar: Hakan Günday ve en sevdiğim kitabı da: Kinyas ve Kayra. En sevdiğim film de, şöyle söyleyebilirim, Fight Club diyebilirim en sevdiğim filme. Fight Club kesinlikle tek yönlü bir film değil. Kesinlikle sadece dövüşten felan ibaret olan bir film değil. İçerisinde çok değişik aforizmalar, çok değişik bir psikoloji de var. Dolayısıyla benim en sevdiğim film: Fight Club. Çok karışık bir listem var, en sevdiğim müzik şu an aklıma gelmedi.

FT: Herhangi bir kişinin en favori insanı mısınız? Neden?

BG: Çok zor bir soru.

FT: Güzel bir soru değil mi? Bunu ilk kez soruyorum.

BG: Sen mi düşündün bu soruyu?

FT: Evet.

BG: Çok iyi. Herhangi bir kişinin en favori insanı mısınız? Bence evet. Bence annemin en favori insanıyım. Gönül rahatlığıyla diyebileceğim tek kişi annemdir. Neden sorusunun cevabı da, bilmiyorum neden olduğunu.

FT: Anneniz olduğu içindir bence.

BG: Annem olduğu içindir.

FT: Bir rol modeliniz var mı? Varsa kimdir?

BG: Bir rol modelim var mı? Aslında bir rol modelim var. Rol modelim de babam kesinlikle. Şu bağlamda, babam doktor değil ama hayata bakış açısı bağlamında, hayatı yaşayış biçimi bağlamında kesinlikle babam. Babam, konulara hep heyecanlanmadan bakabiliyor. Kesinlikle sakin. Konu ne olursa olsun. Mesela ben üniversite 2’de felandım, yeğenim elimde nöbet geçirdi, ateşli nöbet. O zamanlar bilmiyorum tabi ki, ateşli nöbet nedir, ne yapılır. Güya ben tıp okuyorum felan. Babam ilk defa ateşli nöbet görüyor ve o an çok sakin. Çok ilginç bir adam gerçekten. Bir şeyler olsun diye çok fazla heyecanlanmaz. Ne bileyim, hiçbir zaman sakinliğini kaybetmiyor, bunu anlatmak istiyorum. Dolayısıyla benim rol modelim, aslında olmak istediğim kişi de bu. Sakin olmak istiyorum.

FT: Geçmişte biri olsaydınız kim olmak isterdiniz?

BG: Nasıl sert bir soru ya, aman Allah’ım. Olmak istesem Yavuz Sultan Selim olmak isterdim. Yavuz Sultan Selim gibi biri olmak isterdim en azından. Çünkü bence, bütün Osmanlı padişahlarına baktığın zaman, benim gözümde Yavuz Sultan Selim’in yeri bambaşka. Hem siyasi bakış açısı, hem katılığı. Yabancılar The Terrible Yavuz der. Belki gaddarlığı da diyebiliriz. Ne olursa olsun, siyasi dehası, askeri dehası, komutanlığı, keza peygamberimizle yaşadığı anlatılan hikaye, kesinlikle bambaşka bir insan. Biri olmak istesem, Yavuz Sultan Selim gibi biri olmak isterdim diyebilirim.

FT: Ben hiç…

BG: Aman Allah’ım sorulara bak. Ben hiç dayak yemedim ya.

FT: Ben hep…

BG: Ben hep mutlu olmaya çalışıyorum.

FT: Beyaz önlük sizin için ne ifade ediyor?

BG: Beyaz önlük benim için tek kelimeyle dertlere derman diyebilirim.

FT: Değiştirme şansım olsaydı…

BG: Şu son basket maçındaki üç tane serbest atışı atardım.

FT: Hobileriniz nelerdir?

BG: En büyük hobim kesinlikle basketbol oynamak. Aslında şöyle, ilkokulda hatta ortaokula kadar 7 yıl tekvandoya gittim. Tekvandoyu çok severim; ama hobi olarak yapabiliyor musun? Hayır yapamıyorum. En çok sevdiğim dediğim gibi basketbol. İkinci sıra da kesinlikle yüzme. Yüzmeyi çok severim. Havuz deniz benim için eğlence aracı değil kesinlikle hiç öyle olmadı. Millet denizde eğlenmeye çalışır, ben havuzda yüzmeyi tercih ederim denizde eğlenmeye. Hatta denizde yüzmeyi de tercih ederim. Üçüncü hobim, yemek yapmak. Bu sene eve çıktım. Hataylı olduğum için künefe felan yapıyorum. Yavaş yavaş öğreniyorum. Herkesten bir şey öğreniyorsun böyle. Bir de daha önce hiç yemek yapmadım, ilk defa yapıyorum. Künefe yapıyorum, öbür taraftan ne bileyim mıhlama arkadaşım öğretiyor onu yapıyorum felan. Bu da benim için bir hobi haline gelmeye başladı.

FT: Son olarak bize söylemek istediğiniz bir şey var mı?

BG: Bence geçirebildiğiniz kadar iyi zaman geçirmeye çalışın. Kesinlikle sosyalleşin. Hatta ders çalışırken bile beraber çalışın. Çünkü Tıp Fakültesi’nde olup depresyona girmeyen veya depresyon eşiğine gelmeyen öğrenci sayısı gerçekten çok az. Sizi bunlardan kurtaracak insanlar da kesinlikle sizin çevrenizdeki insanlar. Dolayısıyla çoğu kişi ailesinden uzak yaşıyor belki de. Ailesiyle yaşayanlar için diyemem belki ama, ailesinden uzak olanların tek yoldaşları, candaşları, diyebilirim arkadaşları. Sosyalleşmeye özen gösterin. Derse asla boğulmayın. Gittikçe bence kötüye gidiyor. Eğitim zorlaşıyor, hatta kontenjanlar arttı, senin eğitim kaliten düştü. Gittikçe kötüye gidiyor. Evet, bir şeyler yapmaya çalışmalıyız. Evet, iyi bir doktor olmaya çalışmalıyız. Ama şunu da unutmayalım ki dünyayı biz kurtarmayacağız. Kesinlikle, evet insanlar için bir şeyler yapmak istiyoruz kabul ediyorum ben de ama, insanlar için bir şeyler yaparken de kendimizi asla ihmal etmeyelim bence. Evet, sınav olabilir, düşük almış olabilirsin, sınıfta da kalabilirsin. Bence hiç önemli değil. Yani sen ne olursa olsun vakit kaybetmiyorsun, buna emin olabilirsin. 6 yıl zaten okuyorsun. Ben hep şöyle bir şey söylerim: Tıp Fakültesi’ni 6 yılda bitiren kişi 6 yıl kaybetmiştir, 7 yılda bitiren kişi 1 yıl kaybetmiştir. 6 yılda harala gürele bitirmek kendini heba etmek gibi oluyor. Bir yıl da kaybetsen, gerçekten bir yıl kaybetmiş oluyorsun sadece. Bence böyle düşünmek gerekiyor. Bu, başka bir önerim yok.

FT: Teşekkür ederiz.

BG: Ben teşekkür ederim.

Hazırlayan: Eda Gül Karaca

CEVAP VER