Yrd. Doç. Dr. Tuncer Nacar ile Röportaj

0
356
views

Fakültatif Tıpçı (FT): Sizi hoca olarak tanıyoruz ama insan olarak tanımak daha ilgi çekici olacaktır. Çünkü herkesin bir hikâyesi var. Sizinkine hayat hikâyenizle başlamaya ne dersiniz? İçinden çıktığınız çevre, büyüdüğünüz mekân hatta coğrafya ve tabiî yetiştiğiniz muhit…

Tuncer Nacar (TN): Ben 1973 yılının sonunda, kasım ayında Malatya’da doğdum. Doğduğum sıralarda, babam iş arayışı içindeymiş. O zamanlar yeni kurulan İskenderun Demir-Çelik fabrikasına başvurmuş ve kabul edilmiş. Yani Malatya’da doğdum ama ben çok küçük yaşlardayken Malatya’dan ayrılıp Adana’nın Osmaniye ilçesine yerleştik, çocukluğumun ilk yıllarını orada geçirdim. Daha sonra Hatay İskenderun ilçesinde ortaöğrenimimi tamamladım. Ortaöğrenimimi tamamladıktan sonra fen lisesi sınavlarına girdim. Fen lisesi sınavları bizim dönemimizin en önemli başarı kriteri ve en zor sınavıydı. Zaten bütün Türkiye’de toplam altı tane fen lisesi vardı. Sınav sonucunda Gaziantep Fen Lisesi’ni kazandım. Sonra Gaziantep’te lise eğitimime devam ettim, liseden mezun olduktan sonra İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazandım. Tıp eğitimimi de orada bitirdim. Hiçbir ayrıntı içermeyen düz bir anlatımla eğitim hayatım bundan ibaret.

FT: Tıp tahsiline yöneliş maceranızdan da haberdar değiliz. Sebepler, sâikler, tercihler yahut tesadüfler… Tıp eğitiminiz, tahsil süreciniz, ihtisas yollarındaki maceranız, seçim, tercih ve karar süreçleri…

TN: Yanlış hatırlamıyorsam, fakülteyi kazandığım yıl, tüm tercihlerim arasında yalnızca bir tane tıp tercihi yapmıştım, 12. Sıradaydı. Bu tercihin üzerinde yalnızca mühendislikler vardı, tıbbın altında da ODTÜ fizik vardı. ODTÜ fizik bizim zamanımızda efsane yerlerden biriydi. Efsaneden kastım şu; o zamanlar “ODTÜ fiziğe girilir ama ODTÜ fizikten mezun olunmaz” gibi bir algı vardı. Fakat o bana, -demek ki o dönemde de kişiliğimde inatçı bir taraf varmış-, bir meydan okuma gibi gelmişti. Kendi kendime, “ben yazarım ODTÜ fiziği” dedim. Tıp fakültesi geldiğinde şunu çok söylediğim çok oldu, “Keşke ODTÜ fizik gelseydi veya ODTÜ’yü bir üste yazsaydım”. Yani aslında tıp fakültesine gitmeyi hiç planlamamıştım. Çünkü bizim dönemimizde fen lisesi mezunları arasından tıp fakültesi yazan hemen hemen hiç yoku. O zamanlar fen lisesi mezunu demek mühendislik fakültesine gidecek yeni bir öğrenci demekti. O yüzden bizim de genel eğilimimiz mühendislik yönündeydi. Fakat bir aksaklıkla karşılaştık. Bizim girdiğimiz yıllarda ortaöğretim başarı puanı mezun olduğunuz okula göre çok fark ediyordu. Puanlarımızda ciddi bir kesinti oluyordu. Bu yüzden, dört sınıf olan lise ikinci sınıf, lise üçe geçtiğimizde bir sınıfa düştü yani geri kalan üç sınıf okuldan ayrıldı. Biz bir sınıf olarak mezun olduk. Ben maalesef okuldan ayrılamayanlardanım. O dönemde ben de aileme okuldan ayrılıp onların yanında üniversiteye hazırlanmayı teklif etmiştim ama onlar çok uygun görmediler, ben ikna edemedim vesaire bir şekilde ben okulda kaldım ve sınava girdim. Ortaöğretim başarı puanı kesintisine maruz kaldım ve benim kafamda hep ilk girdiğim yılın öylesine bir sınav olduğu fikri vardı. Fakat sonra tıp fakültesini kazanınca, yani o on ikinci tercihim olan ve hiç planımda olmayan tıp fakültesini kazanınca, etrafımda müthiş bir sosyal baskı oluştu. “Sen daha ne istiyorsun, tıp fakültesini kazanmışsın” benzeri sözler duydum. Etrafımdaki baskı ailemi de etkiledi, onlar da aslında tıp fakültesine gitmemi istiyordu. Sonra aslında istemeye istemeye tıp fakültesine başladım. Bunun sonucunda birinci sınıfta çok uyumsuz bir öğrenciydim. Yani okula alışamamıştım, neredeyse sıfır ders takibi, büyük oranda devamsızlıkla o sene sınıfta kaldım ve bizim dönemimizde birinci sınıf en kalınmayacak sınıftı, birinci sınıfta direkt geçmeniz gerekiyordu, risk ikinci sınıftaydı. Fakat ben bir türlü okulla bir bağ kuramadığım için ilk sene kaldım. Sonra ikinci seneki tekrarımda artık bir takım zorunluluklar devreye girdi ve ben tıp fakültesini okumaya karar verdim. O dönemin fen lisesi mezunu ve benim gibi matematik kafalı bir öğrenci için dersler zordu. Yani matematik kafalıdan kastım şu, bana göre bir artı bir eşittir ikidir ve her şart altında bir artı bir eşittir iki olmalıdır.  Ama tıpta bir artı bir eşittir iki değildir, şartlara göre sıfır da olabilir üç de olabilir, değişir. Bu kesinlik olmadığı için aslında biyolojik bilimler bana biraz tuhaf geliyordu bilgi içeriği açısından. Mesela histoloji dersinde preparatlara bakarken görüntü tarif edilirdi, şöyle olacak buna benzeyecek gibi. Ama ben orada gördüğümle tarif edileni bağdaştıramazdım bir türlü. Bana göre öyle bir görüntü yok diye düşünürdüm. O yüzden tıp fakültesinin bilgi içeriği bana yabancı gelmişti ilk planda. Ama zaman geçtikçe bendeki merak duygusu tıp fakültesindeki dersleri de artık içine almaya başladı. Zamanla merak etmeye, ilgi duymaya başladım. Temelden başlamak üzere bir hücrenin canlılığını izah etmek daha sonra bunların bir araya gelerek oluşturduğu yapıların fonksiyonlarını izah etmek bunlar bana ilgi çekici ve cazip gelmeye başladı. Herkesin bir hikâyesi vardır temel bilimlerde olmakla ilgili ama ben kendimle ilgili şunu net olarak biliyorum ki tıp fakültesinde okurken temel bilimci olmaya kesin olarak karar vermiştim. Yani şunu düşünüyorsun, evet biz buradan mezun olunca hasta bakmak üzere bir eğitim alıyoruz ama burada aldığımız eğitimin aslında en önemli kısmı bana göre yeni bir şeyler söylemekle ilgili, farklı düşünebilmek ilgili. Derslerde de ifade ettiğim gibi bizim öğrettiklerimiz kesin doğrular değil çoğu zaman teoriler, tahminler vesaire, kitaplarımızda da zaten bizim anlattığımız kavramlar kesin doğrular olarak geçmiyor. Bu yüzden oradaki o soru işaretleri hep benim ilgimi çekti. Bu soru işaretleri bana bir bilmece bulmaca gibi geldi. Zaten yapım gereği eğer herhangi bir konuya ilgim varsa o konunun çetrefilli kısmıyla uğraşmayı severim.

Öğrencilik hayatım boyunca bilgisayarcılarda çalıştım. İki ayrı firmada çalışıyordum. Bir tane bilgisayarcının teknik servisinde çalışıyordum, bir tane bilgisayar firmasının müşteri hizmetlerindeydim. Ben kendime o dönemdeki en iyi bilgisayar konfigürasyonu neyse onu toplardım, hep onu bulundururdum elimde. Ama şöyle bir problem vardı benim için, bütün gün işte sorunlu bilgisayarlarla uğraştığım için eve gelip kendi sorunsuz bilgisayarıma baktığım zaman o bana hiç cazip gelmiyordu. Mutlaka problem çözmekle uğraşmalıyım diye bir algı oluştu zamanla. Tekdüzelik, aynılık beni sıkmaya başladı. Bilgisayar tutkusu o sırada benim bir bakıma hobim bir bakıma da bana maddi destek olan bir şeydi. Ama vakit geçtikçe tıp eğitimime de yansıdı. Derslerde dersi anlamaya çalıştığım zaman o dersle ilgili kendimce temel sorun tespit etmeye çalışırdım, bu anlatılan konuyla ilgili ya kafamda oturmayan ya da tüm anlatıma rağmen bana tuhaf gelen, karmaşık gelen şeyi sorardım mutlaka. Bazen bu sorular arkadaşlarıma tuhaf gelirdi ama ben yine de sormayı tercih ederdim. Bir keresinde hocamız epeyce gayretle bir ders anlattı. Gayretli olduğunu biz fark ediyoruz ders anlatımı sırasında. Çünkü anlamamızla ilgili bir kaygı taşıdığı belli. Anlatıp bitirdikten sonra konuyu “anladınız mı” dedi yine içtenlikle. Şimdi ben sağıma baktım soluma baktım kimsede bir şey yok. Elimi kaldırdım “hocam kusura bakmayın ama ben anlamadım konuyu”. Sonra etraftakilere döndü hocamız, “başka anlamayan var mı” diye sordu. Yavaş yavaş eller kalkmaya başladı sonuçta anlaşıldı ki kimse anlamamış. Şimdi ben orada şunu fark ettim, eğer bir konuda bir işi “ben yaparım” demezseniz o işi kimse yapmaz. Orada “bu konuyu anlamadım” demeseydim, sessiz kalsaydım o sessizlik muhtemelen tüm sınıfın anladığına yorumlanacaktı ve öylece kalacaktı.

Eğitim hayatım istemediğim bir fakülteye girmemle başladı fakat ilerleyen yıllarla beraber temel tıp bilimlerindeki özellikle benim açımdan cazip olan alanlara yönlenmeye başladım. Bana göre cazip olan diyorum çünkü kendi mantığımın işleyişiyle hiyerarşik, daha birbiriyle bağlantılı olan disiplinler ilgimi çekiyordu. Bunlarla ilgili de en önemlisi fizyolojiydi. Fizyoloji bir bakıma canlılığın mekanizmasıdır denebilir ve bunu izah etmeye çalışan, bu sorumluluğu taşıyan en önemli tıp bilimi aslında fizyolojidir. Bu yüzden fizyoloji zaten aslında dikkatimi çekiyordu. Fakat artık fakültede devam etmeye karar verip bu noktada da kendimi birazcık zorlayınca fizyolojinin benim açımdan cazip olduğunu fark ettim. Dediğim gibi fakültedeki kararım zaten temel tıp bilimleri ve fizyolojiydi. İlk 3 seneyi bu şekilde bitirdik. Klinik bilimlerde sayımız çok azdı, sınıf mevcudumuz çok çok azdı, 10-20 kişi arası olarak tamamladık biz dört-beş-altıncı sınıfları. Bu bizim İngilizce Türkçe tıp geçişi ara sınıf olmamızdan ve bir de benim birinci sınıfta kalmış olmamdan kaynaklandı. Çünkü birinci sınıfta biz kalınca bizim arkamızdan gelen birinci sınıf olmadı, biz arada bir sınıf olduk. Bunu ilk olarak bir kâbus olarak düşündük, on küsür kişi stajlara başlayacaktık ve stajlar çok yoğun geçecekti, çok dolu olacaktık fakat bu bizim için müthiş bir avantaja dönüştü. Stajları çok az kişiyle bitirdiğimiz için neredeyse bir asistan kadar hatta bir asistandan daha fazla iş yükümüz oldu ve çalıştık. Dolayısıyla yapmadığımız hiçbir müdahale kalmadı ve bu bize müthiş bir tecrübe kazandırdı. Mezun olduğumda, fakülteyi bitirip çalışmaya başladığımda sanki bir poliklinik gününe başlıyor gibi göreve başladım. Göreve başlamanın verdiği o acemilik, heyecan duygularını hemen hemen hiç yaşamadım. Öğrencilikte bize bu noktada zor ve itici gelen durumlar, meslek hayatında müthiş bir avantaja dönüşebiliyor. Ben bunun avantajını mesleği icra ettiğim, sahada çalıştığım, pratisyen hekim olarak görev yaptığım her yerde hissettim. Eğitim hayatındaki staj yoğunluğunun avantajını her an hissettim ve iyi ki de öyle olmuş dedim, iyi ki biz kalabalık bir topluluk şeklinde değil de üç beş kişi staj yapmışız. O dönemde evet çok yorulduk, çok uykusuz kaldık, çok nöbet tuttuk ama çok faydasını gördük. Evet, böyle bir fakülte hayatımız oldu.

Göreve başladıktan sonra uzun bir süre sahada çalıştım pratisyen hekim olarak, büyük çoğunlukla da acil servislerde görev yaptım. 2002 yılında Samsun’da doktora eğitimine başladım. Fizyolojiyi ben doktora şekilde yaptım. Bu şekilde yapmanın bazı avantaj ve dezavantajları var. Doktora yaptığınız zaman ilgili bölümde bir kadronuz olmayabiliyor. Bu nedenle bir gelir açısından görevinize devam ediyorsunuz ama bu arada tabii doktora yaptığınız yerin eğitim şartlarını da yerine getirmeniz gerekiyor, bazen bu ikisi birbirini zorluyor. Göreve ilk başladığım yerde mesela haftada üç gün nöbet tutuyordum ve doktora yapmak için de nöbetten çıkıp direkt fakülteye gidip orada da derslere giriyordum. Gece acil serviste doktor gündüz de doktora öğrencisi olarak devam ettim. 2007 yılında doktoramı bitirdim, tezimi verdim. Biraz uzattık tabii, ama o dönem bizim açımızdan çok yoğun bir dönemdi. 2007 yılında doktorayı bitirdikten sonra 3 yıl da aile hekimi olarak görev yaptım. Samsun aile hekimliği uygulamasının ilk başladığı yerlerden biriydi ve biz de Türkiye’de aile hekimliği uygulamasına ilk başlayan doktorlardık. Yanlış hatırlamıyorsam Bolu-Düzce ilk pilot bölgeydi. Samsun da ilk illerdendi, biz de orada aile hekimi olarak görev yaptık 2010 yılında kadar. Bu arada doktora diplomamızı aldık bekliyorduk. Tabii bu arada fizyoloji kongrelerinde gidip gelirken tanıştığımız hocalarımız vardı işte onların aracılığıyla fizyoloji için biz neresi olabilir, nasıl olur diye araştırıyorduk. Sonra 2010 yılında Erzurum gündeme geldi, geldik sınava girdik kabul edildik ve Erzurum’da 2010 yılı yazında göreve başladık.

Tıp fakültesi ve sonrasında hikâyem genel olarak böyle. Ama tıp fakültesine istemeden girişim ve sonrasında olanları, üniversite tercihi ve meslek seçimi açısından ayrıca detaylandırabiliriz.

Bizim zamanımızda bu konuda sosyal baskı çok yoğundu. Şu dönemde nasıl bir fikrim yok açıkçası, üniversiteye girişte öğrenciler tam olarak istedikleri bölümleri yazıp oralara girebiliyorlar mı bilmiyorum. Evet, fakülteye ilk girdiğim yıl benim için kötü bir yıldı. İstemediğiniz bir fakültede başarılı olmanız bekleniyor. İki tane çok büyü çelişki var. Siz zaten gitmek istemediğinizi açıkça söylediğiniz halde bir şekilde oraya başlamışsınız, sadece oranın şartlarını yerine getirmeniz de yetmiyor, bir de bir aralar gösterdiğiniz başarının devamı bekleniyor. Belki benim birinci sınıfta kalmamın sebebi biraz protestoydu, “bu çocuk okumayacak bu bölümde” demelerini bekledim aslında, açık niyetim o değildi ama bunu bilinçaltında gerçekleştirmiş olabilirim. Biraz kasıtlı olarak birinci sınıfta kalma durumuna ben sebep oldum. Fakat geri adım atmadılar, devam etmemi istediler. Tabii haksızlık etmemek lazım, “istersen biz sana tekrardan üniversite sınavına girme konusunda yardımcı oluruz ama fakülteye devam etmen gerek”, gibi bir öneride de bulundular bana. Ama ben de bazı sebeplerden o dönemde buna sıcak bakmadım, sonuçta olmadı ve tıp fakültesine devam ettim. Burada önemli olan şey şu, aslında sizin içinizde sizi mesleklere yönlendiren bazı şeyler yetenekler ve duygular vardır. Şimdi bunların temeline indiğimiz zaman bu yetenekler ve duyguların karşılığını aslında sizin istediğiniz meslekle ile alakasız olan pek çok meslekte bulabiliyorsunuz. Yani aradığınız her neyse aslında pek çok mesleğin içeriğinde bir şekilde onu yakalayabilirsiniz. Tabii benim durumumda mühendislik bilimleri ile biyolojik bilimler birbirine yakın gibi görünüyor ama başta söylediğim gibi bu biyolojik bilimlerin muğlak durumu beni hep rahatsız ediyordu fakat içimdeki, temelde beni yönlendiren duygulara baktığım zaman o duyguların karşılığını tıp eğitiminde de buldum ben. Hastalıkların temel mekanizmasına yönelik olarak kurulun, sınavın arkasından çokça düşünmüşüzdür. Düşünmüşüzdür diyorum, çoğul bir ifade kullanıyorum çünkü kardeşimle beraber okuduk biz tıp fakültesini, öyle de bir şansımız da vardı. Hem kardeştik ama bizim için daha önemlisi arkadaştık hem de aynı fakültede okuyan iki öğrenciydik. Çok güzel paylaşımlarımız olabiliyordu. Bizim tıp fakültesinde okuyan iki kardeş olarak aslında en büyük hobimiz ve keyif kaynağımız temel tıp kavramlarına yönelik konuşmaktı. Belki biraz tuhaf gelebilir bu yaptığımız, pek de öyle hobiye benzemiyor ama bizim açımızdan çok keyifliydi. Biz şu anda hala çözümsüz olan hastalıklarla ilgili temel mekanizmaları onlarca hatta yüzlerce saat oturup konuşmuşuzdur. Bu bizi yani temel tıp yönünde yönlendiren en önemli şey oldu. O tartışmalar, o fikir alışverişleri sırasında “biz bu işi yapmalıyız” dedik. Yani ortaya bir şeyler koyabiliriz, yeni bir şeyler söyleyebiliriz ya da söyleyemeyiz. Bunun bir önemi yok sadece biz bunu seviyoruz o yüzden bunun peşinde olmalıyız dedik. Kardeşim de Histoloji-Embriyoloji profesörü. O benden çok da önce başladı akademik hayata o yüzden o hızlı bir şekilde tamamladı bütün akademik ilerleyişini. Biz bu noktada aslında tıptan istediğimizi aldık ve mesleğimizden de memnun ve mutluyuz, yaptığımız işi severek yapıyoruz. Bunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Hani belki filmin başı, fakülteye giriş kısmı biraz acıklı, hüzünlü başlamış olabilir ama güzel bitti. Ben kendi açıma şunu da şans olarak görüyorum onu da söylemem lazım. Temel tıp bilimlerinde hemen TUS’u kazanıp bir fakültede temel tıp bilimlerine başlayıp hızlıca ilerleyebilirsiniz. Ama aksi de olabilir. Ben mesela uzun süre pratisyen hekim olarak çalıştım.  Dışarıdan bakıldığında bir kayıp olarak görülebilir ama ben bunu asla bir kayıp olarak görmüyorum. Çünkü bu bana aslında hekimlikle ilgili çok temel bazı kazanımlar sağladı. Özellikle insanları tanımak, çok sayıda sorunlu insanla karşılaşmak çok ciddi bir tecrübe kazandırıyor insana. Sorunlu kelimesini burada özellikle vurgulamak istiyorum çünkü ortada sorun varsa insanların hem gerçek yüzlerini görebiliyorsunuz hem de maskeli yüzlerini görebiliyorsunuz. Dolayısıyla artık gerçek insan davranışını, karakterini ve özelliklerini ayırt edebiliyorsunuz. Bu özellikle hekimlik açısından çok müthiş bir tecrübe, hem temel hem klinik bilimlerde uzmanlaşmış olanlar için. Biz hasta görmüş, hasta muayene etmiş, hastayla diyalog kurmuş temel bilimler hocasının kendi derslerinde de daha etkili olabileceğini görüyoruz kendi iş hayatımızda. Ben bunun sadece farkındalık açısından kullanılmasının bile çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bir dersi anlatırken o dersin sadece kitap sayfalarındaki bazı kavramlardan ibaret olmadığını, aslında insanların hayatını derinden etkileyen şeyler olduğunu vurgulamak için bile olsa çok önemli.  Bir derste Gülendam’ın hikâyesini anlatmıştım. O derste aslında bahsetmediğim bir de şiir var Gülendam için yazdığım. Ben bu hikâyeyi size anlattım çünkü nefrolojiden bahsetmeden önce Gülendam’dan bahsetmek çok ciddi bir farkındalık oluşturuyor ve o dersin verimliliğini artırıyor. Ben tüm bu tecrübelerin bütün faydalarını bir tarafa bırakıp sadece bunu bile dikkate alsak çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bunun haricinde temel tıp bilimlerinde hekim yetiştirdiğimiz için, hekimlik tecrübesi olan kişilerin temel tıp bilimlerine yönelmesinin tıp eğitimi açısından önemli olduğunu düşünüyorum.

Bizim son noktadaki amacımız aslında iyi hekimler yetiştirmek. Yani son noktadaki amacımız diyorum çünkü her birimizin aslında yaptığı farklı bir iş var. Benim temeldeki görevim fizyoloji anlatmak ve öğretmek ama uç noktadaki hedefe dair, yani iyi hekim olmaya dair de şimdiden bazı katkılar sunabilirsem, bunun öğrenciye ileride, hem öğrencilik hayatında, stajlarda, hem de çalışma hayatında ciddi faydalar sağlayabileceğini düşünüyorum. Çünkü hayat tecrübelerin toplamından ibarettir diye bir ifade vardır. Şimdi eğer biz tecrübelerimizi size doğru ve amaca uygun bir şekilde aktarabilirsek siz onlardan yaptığınız çıkarımlarla daha iyisini yapabilirsiniz. Aynı olayla karşılaştığınız zaman bizim yaptığımızdan çok daha iyisini yapabilirsiniz, çok daha iyi bir sonuç elde edebilirsiniz, hazırlıklı olabilirsiniz. O yüzden bizim sadece kendi branşımızla ilgili değil, bu son hedefle, yani hekim olmakla ilgili de kaygıları da taşımamız gerekiyor. Çünkü iyi bir hekim olmak çok önemli ve çok güç bir iş. Çünkü hekim olmak hikmet sahibi olmak anlamına da geliyor. Her hekimin aynı zamanda bilge bir kişi olması lazım. Bu o kadar önemli ki. O bilge kişi kavramının içine siz pek çok insani özelliği sığdırabilirsiniz ama iyi hekimlik bilgelik gerektiren bir iş aynı zamanda. Bunu siz çalışmaya başladığınız ilk günden fark edeceksiniz. İyi bir hekim olmak aynı zamanda sabırlı olmayı, fedakâr olmayı, çok çalışmayı, anlayışlı olmayı, hoş görülü olmayı yani pek çok şeyi beraberinde getirmek zorunda.

Günümüzde önemli bir kavram olan sağlık çalışanlarına şiddet meselesinde, hekim arkadaşlarımızın kendi üzerlerine düşeni yaptıktan sonra bu konuda taleplerde bulunmaları gerekiyor aslında. Bunu bir özeleştiri olarak da söyleyebiliriz. İletişim konusunda problem yaşayan bir hekimin bugün veya yarın ama mutlaka bir zamanda, hastalarıyla veya hasta yakınlarıyla sorun yaşaması kaçınılmazdır. Çünkü dediğim gibi biz sağlığını kaybetmiş ya da sağlığını kaybetme riski olan insanlarla ilgileniyoruz. Bu şu demek, bunu bizim hekim olarak iyi bilmemiz lazım, en önemli varlığını kaybetmiş ya da en önemli varlığını kaybetmek üzere olan bir insandan bahsediyoruz. Şimdi bu insan açısından aslında o sırada hiçbir şeyin bir anlamı kalmamıştır çünkü en önemli varlığını kaybetmekle karşı karşıya ya da kaybetmiş durumdadır. Geçici veya kalıcı olarak. Yani eğer tedavisi mümkün olan bir hastalıkla bizim karşımıza gelmişse, birkaç gün için ya da birkaç hafta için o durumu yaşayacak. Ama bir de kronik ve çaresi veya tedavisi olmayan hastalıklardan dolayı bize başvuranlar var. Onlar açısından bu durum çok daha dramatik. Bizim bir hocamız şunu derdi, bunu hiç unutmam ben: “Arkadaşlar hastanede yürürken, konuşurken, gezerken, bir şeyler için koştururken karşınızdan gelen insanın birkaç dakika önce çok kötü bir haber almış olma ihtimalinin olduğunu unutmayın. O insan biraz önce yoğun bakımın önünden ayrılmış ve çok sevdiği bir yakınını kaybettiği haberini almış olabilir ya da biraz önce kendisi poliklinikten çıkmış ve çok ciddi bir sağlık sorunuyla ilgili görüşme yapmış olabilir. Hastanede insanların bulunma sebepleri farklı farklıdır. Sadece evrak işleri için hastanede bulunanlar olduğu gibi çok daha ağır tablolarla hastanede bulunanlar da olabilir. O yüzden karşınızdaki insanın psikolojisini ona göre değerlendirin.” Mesela hastanede biri yanınızdan geçerken eğer sizin omzunuza çarpmışsa o sizin sokakta yürürken omzunuza çarpan birinden farklıdır. Sağlık söz konusu olunca aslında tüm kurallar, kanunlar, genel geçer kabuller bir tarafa bırakılmalı. Çünkü eğer her konunun bir istisnası varsa sağlık aslında her şeyin istisnasıdır.

FT: Hekime şiddet hususunda sizce kabahat yalnızca tek tarafın mıdır? Bu utancı önleme yoları neler olabilir?

TN: Hekime şiddet bizim hem çalışma isteğimizi hem de koşullarımızı etkileyen istenmeyen bir durum. Biz bu konuda yapılması gerekenlerle ilgili hukukî ve kanunî haklarımızı korumaya çalışacağız. Şiddetin aslında hiçbir zaman açıklaması olamaz ama biraz önce söylediğimiz gibi sağlık söz konusu olduğunda tüm genel geçer hükümleri bir tarafa bırakmak zorunda kalıyoruz bazen. Hekime karşı şiddet asla tasvip edilmeyen ve istenmeyen bir durum. Bununla ilgili hukukî ve kanunî haklarımıza sahip çıkıp gerekli girişimleri yapmanın yanında iletişim becerilerimizi de geliştirmemiz gerekiyor. Empati yapabilmek adına kendimizi geliştirmemiz gerekiyor. Ben pek çok meslektaşımın buna sahip olduğunu biliyorum ama buna rağmen onların da şiddete maruz kaldığını veya kalabileceğini biliyorum. Bu noktada biz ne yapabiliriz diye düşündüğümüzde yapabileceğimiz en kolay şey aslında kişisel yaklaşımımızla ilgili değişiklikler. Kolay olduğu için ve etkili olduğu için bunu öneriyorum. Yoksa hekime şiddetteki tek faktör hekim davranışı kesinlikle değil. Bunun toplumsal pek çok sebebi var. Ama tekrar söylüyorum kendi adımıza yapabileceğimiz en etkili çözüm etkili bir iletişim kurup daha iyi bir empati becerisi geliştirip bu durumları olabildiği kadar az sorunlu bir şekilde atlatmaya çalışmak. Bu noktada biz kendi yapabileceğimizi yapmalıyız. Yoksa toplum eleştirisi yapmak veya toplumla ilgi bu konuda bir şeyler söylemek bizim etki alanımızın dışında. Bu noktada yapabileceğimiz bir şey yok. O yüzden biz kendimizi geliştirmeliyiz, eksikliklerimiz var mı veya daha iyi yapabileceğimiz şeyler var mı onlara bakmalıyız. Ben kendi meslek hayatımdan örnek verebilirim bununla ilgili. Pratisyen hekim olarak ben iki yıllık bir sürenin haricinde acil servislerde çalıştım. 1998’de göreve başladım 2010 yılına kadar hekim olarak çalıştım ve aile hekimliği yaptığım süre haricinde acil servislerde çalıştım. Bu süre boyunca ben de pek çok kez muhtemel bir şiddet tehdidiyle karşı karşıya kaldım ama hiçbir zaman şiddete uğramadım. Bununla ilgili tek izahın da tesadüf olduğunu sanmıyorum. Meslek hayatım boyunca yüz binden fazla poliklinik yapmışım. Akademisyenliğe ilk başladığım dönemde hekimlik dosyasını kapatırken şöyle bir geriye dönüp baktığımda, 12 yıl içinde yüz binden fazla hasta muayene ettiğimi gördüm ve şiddete maruz kalmamamın cevabı dediğim gibi tesadüf değil. Ben hep empati kurmaya çalıştım. Bu konuda empatiden kastım kötü niyetli bir insanın o niyetine yönelik bir empati değil, yanlış anlaşılmasın. Meslek hayatımın her saniyesinde, her dakikası demiyorum bakın, -çünkü sizin için öyle yoğun anlar olacak ki, meslek hayatınızda saniyeler söz konusu olacak, dakikalar değil-, sabırlı olmaya çalıştım. Poliklinikte bizim karşımıza çıkan her insan muayene olmak için veya bir sağlık şikâyetiyle başvurmuyor. Bazen insanlar evrak veya reçete yazdırmak gibi sebeplerle de gelmiş olabiliyor. Benim bu konudaki prensibim şuydu “ben herkese sabır göstereyim eğer bunların arasında gerçekten sabrı hak eden biri varsa onu gözden kaçırmayayım”. Benim prensibim hep bu oldu. Bununla ilgili de bir olay anlatabilirim, derslerde de anlatıyorum bazen bunu. Bu da benim için çok önemlidir. Çok yoğun bir poliklinik gününden sonra saat tam 16.00’da çalıştığım sağlık merkezinin kapısına çıktım. Çok yoğun bir gündü, yüzden fazla hasta bakmıştım. Yeni göreve başladım, stresliyim, her gelen hastada endişeleniyorum. Her ne kadar iyi bir stajyerlik dönemi de geçirmiş olsak bu heyecanı, kaygıyı taşıyorsunuz sonuçta. Çok yorgun olarak saat 16.00’da çıktım ve henüz kurumdan ayrılmadım, kapıda duruyorum. Normalde saat dörde kadar poliklinik yapıyorduk hekimler olarak, saat dörtten sonra acilden sorumlu arkadaş kimse o bakıyordu gelen hastalara fakat saat tam dört civarında polikliniğe gelenler olurdu -gün boyunca kalabalıktır saat dörtte sakinleşmiştir- diye düşünerek. Biz de tabii onlara biraz kızardık niye normal poliklinik saatinde gelmiyorsunuz bu saatte geliyorsunuz diye. Neyse, ben kapıda dururken bir araba geldi kapının önüne hızla, fren yaptı. Ben araba geldiğini görünce yine böyle bir hasta geldi herhâlde dedim. Arabadan birisi indi benim yanıma yavaş yavaş yaklaştı. O zaman kadar hiç kimseye böyle kızmak tarzında bir şey söylememiştim. Ama bu gelen kişilere “neden biraz daha erken gelmediniz” gibi bir soru sormayı aklımdan geçirdim. Bir ilk olsun “niye bu saatte geliyorsunuz” diyeyim diye düşündüm. Adam yanıma yaklaşırken arabaya baktım, arabada bir hasta gördüm sonra adam da o sırada yanıma geldi ve vazgeçtim söyleyeceğimi söylemekten. Adam geldi yanıma ve bana “Hocam kusura bakmayın biz bir hasta getirdik, saat dört biliyorum ama hastamızın çok şiddetli ağrıları var. Lenfoma ve tüberkülozu var. Zaten artık son dönemde ve çok şiddetli ağrıları var. Biz bir ağrı kesici yapabilir misiniz diye rica etmeye gelmiştik.” dedi.  Çok da böyle uygun ve nazik bir dille derdini ifade etti. Ben “tabii ki” dedim ama bir yandan da aklımdan şu geçti “ya ben birkaç saniye önce bu adama bütün o günün yorgunluğuyla, bütün o sırada gelişen hislerimle bir şey söyleseydim”. Herhâlde hiç unutamazdım bunu. Bu bende çok büyük bir yara olarak kalırdı. İyi ki de söylememişim. O hastadan sonra ben şuna karar verdim ve kendi kendime dedim ki “evet hekim olarak bunu yapmaya hakkımız olan pek çok zaman oluyor ama ben bunu yapmayacağım”. Bunu kendime rehber olarak kabul ettim. Karşıma yüz tane insan gelse bunların doksan dokuz tanesi benim iyi niyetimi suiistimal etmek üzere gelmiş bile olsalar yüzüncü kişinin hakkını ve hukukunu korumak adına ben hepsine aynı derecede sabır göstermeliyim. Çünkü bunu ayırt etmeniz çoğu zaman mümkün değil. Belki de böyle çalıştığım için hiçbir zaman, bu yüz bin hastaya rağmen, problemli hastalar problemli hasta yakınlarına rağmen, -burada problemden kastım endişeli kaygılı ve bu nedenle ajite olan bir insan grubu-, böyle bir şeyle karşılaşmadım. Hekim arkadaşlarıma da bunu öneriyorum, ilerideki hekim olacak arkadaşlarımıza, yani şimdiki hekim adaylarımıza da bunu öneriyorum çünkü bu sizin kafa konforunuz açısından çok önemli. O gün birisiyle tartışmış olmak sizi rahatlatmıyor. Günün tamamını kötü bir hale getiriyor. Siz o sırada belki birilerine stresinizi atmak adına cevap verdiğinizi düşünüyor hatta bunun fazlasını bile hak ettiğini düşünerek bir reaksiyon gösteriyorsunuz ama bunun karşılığında belki o gününüz mahvoluyor. O yüzden aslında bizim açımızdan da daha faydalı olan bizi zorlayan durumlarda sabır göstermek.

Sonuç olarak, sağlıkta şiddet konusunda değiştiremeyeceğimiz faktörler üzerinde durmamak gerektiğini düşünüyorum. Bu konuda çok şey söylenebilir, benim de söyleyebileceğim pek çok şey var ama bunlar bizim değiştirebileceğimiz şeyler değil. Bu yüzden bu konuda konuşmak sadece bizim moralimizi bozar, canımızı sıkar, gelecek adına bizi endişeye sevk eder ve olumsuz bir fikre sahip oluruz. Bu konuda biz üzerimize düşeni yaparsak, hayatımdan verdiğim örneklere benzer bir şekilde faydasını göreceğimizi düşünüyorum. Benim şöyle bir girişimim var, birinci sınıfların proje dersinde “hasta hekim iletişimi” dersi yapıyoruz ve birinci sınıftaki arkadaşlara hasta hekim iletişiminin önemini ve bu iletişimin sağlıklı olması sayesinde neler kazanabileceklerini anlatıyorum. Bu konuda bir onlara birinci sınıftan bir tavır kazandırmaya çalışıyorum. Bu konuda da tecrübelerimi hem sınıf derslerinde kısa kısa anekdotlar şeklinde anlatıyorum ama ayrıca ders olarak da birinci sınıflarda bu çabayı sürdürüyorum. Çünkü krizle mücadele edebilme yeteneği bir hekimin en önemli yeteneklerinden birisidir. Bir hekim aynı zamanda bir kriz yöneticisi olmalı. Bu yüzden her hekimin kendini bu potansiyelde yetiştirmesi gerekiyor. Bir dönem çok meşhur bir dizi vardı, “Lost” adında. Hatırlarsanız o dizideki kriz yöneticisi adayı olarak da hemen bir hekim spontane olarak seçilmişti. İnsanların algısında da bu vardır. Ortamda bir problem varsa ve bu problemin çözümüne yönelik adaylardan birisi de hekimse genelde insanların beklentisi hekimin bir şeyler yapması yönünde olur, ki bu durum sağlıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir konu olsa bile. “Bu konuda doktorumuz ne der” diye insanların aklından geçiyor ve dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama son zamanlarda yapılan kamuoyu araştırmalarında da hekimlik en güvenilir meslek grubu olarak çıkıyor. Bu bizim açımızdan hem bir avantaj ama aynı zamanda da büyük bir sorumluluk. Bu sorumluluğu taşıyabilmemiz lazım.

tuncer 1

 

FT: Fakülte eğitimi esnasında gözü korkan, iyi bir hekim olup olamayacağı hususunda şüpheye düşen öğrencilere söylemek istedikleriniz…

TN: İnsan yaşadıkça değişiyor, meslek hayatınız boyunca hiç tahmin etmediğiniz yetenekler kazanıyorsunuz. Bazı çok temel şeyleri değiştiremeyebiliriz ama en azından bunları mesleğimiz adına dizginleyebiliriz, yönetebiliriz. Kendimize ait meslekle uyumsuz bazı noktalarımızı değiştirebiliriz, değiştiremesek bile modifiye edebiliriz. O yüzden “ben iyi bir hekim olabilir miyim” diye kaygı duymaktansa bu yola girmiş ve bu yolda devam etmek isteyen arkadaşların o noktada kendisini geliştirmeye çabalaması gerekli. Şunu da söylüyorum iletişim derslerinde, iletişim yeteneklerimizin çok iyi olması lazım. Eğer bununla ilgili kendinizde bir eksiklik görüyorsanız, gerekirse destek alın, kendinizi zorlayın. Mesela kalabalık ortamlara giremem, sosyal ortamlarda sıkılırım, diye düşünenleriniz varsa kendinizi bu noktada zorlayıp geliştirmeye çalışın diyorum. Çünkü biz hekim olarak bunu yapmak durumunda kalıyoruz. Mesela insanlara hitap etmek durumunda kalıyoruz. Bu ilginç bir şey. Tıp fakültesinden mezun olan birisi şunu düşünür mü, hekim olarak çıkıp bir salon dolusu insana bir şeyler anlatacağım. Fakat bir hekimin meslek hayatında bununla karşılaşma ihtimali yüksektir. Siz diyelim ki periferde görev yapıyorsunuz, ilçenin mülki amirlerinden birisi çok rahatlıkla “Doktor hanım/doktor bey rica etsem bizim ortaokul öğrencilerimize bağımlılık konusunda bir konferans, bir seminer, bir oturum düzenleyebilir misiniz?” diyebilir ve siz o sıradaki hekim sorumluluğuyla bu ricayı geri çeviremeyebilirsiniz. Bu durumda kendinizi bir anda kocaman bir solanda bin tane izleyicinin karşısında bulabilirsiniz. Dolayısıyla hekimin kendisini bu alanlarda geliştirmesi gerekiyor. İhtiyacım olmaz veya ben hiç böyle bir şeyle muhatap olmam diye düşünmemek lazım çünkü ben en istisnai durumların bile kendi meslek hayatımda karşıma çıktığını gördüm. Yok, artık bu da olmaz diyeceğim her şeyle karşı karşıya kaldım. O yüzden hazırlıklı olmak gerek. Tabii bütün bunlardan bahsederken insan biraz tedirgin oluyor ya da biraz korkuyor ama bütün bunlara rağmen bütün zorluklara ve sorun potansiyeli taşıyan durumlara rağmen hekimlik dünyanın en özel ve en güzel mesleğidir. Çünkü bir insana sağlığına kavuşması konusunda aracılık etmek dünyada yapılabilecek en önemli iştir herhâlde. Bu işi yapmak üzere ilgili eğitimi alan ve bu konuda yetkisi olan tek meslek grubu biziz. O yüzden bütün bu yaşayacağımız zorlukların karşılığında elde edeceğimiz mesleki tatmin hissi hiçbir meslekte benzeri dahi olmayan, o yüzden karşılaştırılması da söz konusu olmayan bir histir. Aslında hekim olarak hiçbir zaman karşıdaki insanın bize karşı bir minnet ifadesi içinde olmasını beklememeliyiz, bu ilk şart. Çünkü bu hayal kırıklığı doğurur ama insanlar size bunu ifade ettikleri zaman, yani o minnet ifadesini size gösterdikleri zaman aldığınız o his başka hiçbir şey ile değişilemez. Başka hiçbir meslekte asla olmayacak bir güzellik bu da. Mesleğimiz her iki ucu da içeriyor. Zorluklar ve olumsuzluklar kadar onun karşılığı bir güzellik de barındırıyor bünyesinde. Ama bu güzelliği her zaman bulamayabiliriz, bunun beklentisi içinde olmamalıyız. Karşılaştığımız zaman o yetiyor zaten. Mesela bir ay poliklinik yaparsınız, diyelim ki günde şu kadar hasta baktınız, ay sonunda bu kadar hasta baktınız ve hiçbir gün herhangi bir hastanızdan bir teşekkür ifadesi bile duymadınız, ay sonunda öyle bir güzellik yaşarsınız ki “bu hepsine değdi” dersiniz. Mesela bir çocuğun size yapıp getirdiği bir resim, “doktor amcanın resmini yaptım ben” ya da “doktor ablamın resmini yaptım” diye gelip size onu gülücükler eşliğinde vermesi, diyorsunuz ki “tamam, bir ay çok yoruldum ama değdi”. Yahut mesela bir hastanın iyileştikten sonra gelip size kendi ifadesiyle ettiği o samimi teşekkürü anlıyorsunuz. Diyorsunuz ki gerçekten içtenlikle ve tüm samimiyetiyle teşekkür ediyor bana ve bu teşekkürü, bu samimiyet ve içtenlikle hayatında çok az kişiye etmiştir. O noktada da eşi bulunmaz bir mesleğimizin olduğunu söylemek yanlış olmaz.

FT: Ülkemizdeki tıp eğitimini ve talebeleri nasıl görüyorsunuz? Öğrencilere düşen ne, neler tavsiye edersiniz?

TN: Tıp fakültesi yüksek sınav puanlarıyla öğrenci alıyor. Entelektüel nitelikleri yüksek, okul başarısı yüksek, ders başarısı yüksek, not ortalaması yüksek öğrenciler seçiliyorlar ve bu şekilde tıp fakültesine geliyorlar. Ben bunu aslında sınıflandırmanın ilk aşaması olarak görüyorum. Bu ilk aşamayı geçtikten sonra bu öğrenciler tıp fakültesindeki zor derslerle baş edebilecek bir potansiyel taşıdıklarını gösteriyorlar. Ama meslek hayatlarında karşılarına çıkabilecek sosyal zorluklarla mücadele edip edemeyeceklerine dair elimizde bir veri yok. Bu durum eğitim sistemimizden kaynaklanan bir aksaklık, bu konuda elimizde değişiklik yapabileceğimiz bir gücümüz yok. O yüzden ben yine biraz önce ifade ettiğim gibi değiştiremeyeceğimiz şartlarla ilgili konuşmak yerine yapabileceklerimizden bahsetmek istiyorum. Tıp fakültesinin ilk yıllarından itibaren, niteliğini ispatlamış ve bunun haricinde niteliklere ihtiyacı olduğunun henüz farkında olmayan tıp fakültesi öğrencilerine biz bazı farkındalıklar sağlamalıyız. Bununla ilgili olarak hekimliğin nasıl bir meslek olduğunu fakültenin ilk yıllarından itibaren anlatmak gerekiyor. Öğrenci stajlara başladıktan sonra hekimlikle karşılaşmamalı, çünkü stajlara başladıktan sonra zaten artık “ben bu yoldan geri dönemem” diye düşünüyor öğrenci. Bunu şunun için söylüyorum, fakültenin ilk yılları halen başka başka alanlarda başarı gösterebilecek öğrenciler için erken zamanlardır. Eğer gerçekten hekimliğin gerektirdiği nitelikleri düşünüp, ölçüp, tartıp kesin olarak yerine getiremeyeceklerini düşünenler varsa kendilerine farklı bir yol çizebilirler. Bu bizim açımızdan da önemli, kişinin kendi açısından da önemli ve tüm ülke açısından da önemlidir. İlerleyen dönemlerde, hekim olduğu için mutsuz olan biri hem mesleki olarak başarısız olacak hem de yapması gereken işi düzgün olarak yapamayacak. Dolayısıyla bu durum hem kendisini hem toplum sağlığını etkileyecek. O yüzden bizim, başarı sınıflandırması ile fakülteye gelen bu öğrencilere hekim olmakla ilgili başka başka sıfatlara da haiz olmaları gerektiğini anlatmalıyız. Ben bu noktada insanların kendilerini geliştirebileceğini düşünüyorum. Bu mesleğin zorluklarını dinleyip gözü korkacak, bu durumda “ben vazgeçiyorum” diyecek kişinin çok az olduğunu düşünüyorum. Bu durumda ben öğrencilerin motive olacaklarını, gerekli farkındalık oluşursa kendilerini geliştirebileceklerini düşünüyorum. Bu konuda da aslında elimizde iyi, yoğurulabilir bir insan grubu var. Çünkü eğer bu öğrencilerin ders başarısı yüksekse bazı farkındalıkları oluşturmak ve öğrencileri yeteneklerini geliştirmesi hususunda teşvik etmek kolay olacaktır ve söz konusu öğrencilerin de de bu hususta başarılı olma ihtimali de yüksektir. O yüzden tıp fakültesi öğrencisi pek çok şey olabiliyor. Tıp fakültesi öğrencisi diğer pek çok alanda, pek çok meslekte başarılı olabilir ama biz hekimlikte başarılı olmasını istiyoruz. Başarılı bir hekim olmasını istiyoruz. O yüzden sadece zekâsı, ders başarısı yeterli değil ve öğrencinin bunların yeterli olmadığını hissetmesi gerek. Eğer tıp fakültesi öğrencisi “ben ders notlarını toparlayıp sınava giriyorum sınavdan da geçer not alıyorum, ortada bir sorun yok” diyorsa bu eğitim sisteminde bir sorun var demektir. Bizim bunu aşmamız lazım. Bunu aşmakla ilgili biz hocaların da üzerine düşen sorumluluklar var. Derse devam için öğrencinin yaptırımlarla motive olacağını düşünmüyorum. Bu noktada öğrencide o derse girme isteğinin oluşması lazım. Bence öğretim üyesine düşen temel yük de bu. Çünkü bilgiyi edinmenin derse girmenin yanında, pek çok alternatifi var. Ders notlarını edinebilirsiniz, kendiniz çalışabilirsiniz, kayıtları dinleyebilirsiniz, internet diye sınırsız bir kaynak var onu kullanabilirsiniz, fotokopicilerde zaten yılların arşivleri var bunları kullanabilirsiniz ve bir şekilde dersten geçebilirsiniz ama bizim, meselenin bu olmadığını, hekim olmanın daha farklı bir şey olduğunu vurgulamamız ve öğrencileri bu konuda ikna etmemiz gerekiyor. Öğrencinin de “ben bu derse katılmalıyım” demesi gerekiyor. Bunu başarabildiğimiz ölçüde faydalı olabiliriz. O yüzden bunu başarmamız lazım, bir şekilde öğrencinin derse katılımını sağlayıp, o derste de salt bilgi haricinde hekimlik mesleğine dair de bazı temel kavramlarla karşılaşmasını garantilemeliyiz.

FT: “Tıbbiyeden her şey çıkar, hekim bile.” sözü üzerine eğer tıbbın dışındaki dünyanızı mahrem saymazsanız,  üzerinizde önlük yokken nelerle meşgul olduğunuzu sorayım. İlgi,  merak, dikkat, zevk, hassasiyetleriniz…

TN: Tıp fakültesinden arada bir hekim çıkar kavramının aslında güzel bir anlamı var çünkü hekim adayları olan tıp fakültesi öğrencileri aslında yetenekli ve genel olarak kabiliyetli insanlar oldukları için farklı alanlara yönelebilirler, bu noktada kendilerini geliştirebilirler. Bunu hekimliğin yanına bir hobi edinebilirler hatta meslek de edinebilirler. Benim de bu noktada bazı faaliyetlerim var. İlk kısımda anlatmıştım, öğrenciliğimde bilgisayar işiyle uğraştım demiştim. Bu iş benim için ta o dönemden hobinin ötesindeydi. Hatta ben bir bakıma son anda hekim oldum da diyebilirim. Tıp fakültesinden mezun olduğum dönemde babam da emekli olmuş, memlekete dönmüşlerdi. Eğer babam o dönemde benim teklifimi kabul edip bilgisayar üzerine bir iş yeri açmayı düşünseydi belki ben hiç hekimliğe başlamayabilirdim, böyle bir ihtimal de vardı ama o olmadı. Tabii buna rağmen öğrenciliğimde çok yoğun bir şekilde ilgilendiğim aynı zamanda harçlığımı da çıkardığım bu işi hobi şeklinde mesleğimde de devam ettirdim. Geldiğimiz aşamada bir teknoloji tüketicisiyim diyeyim. Bir zamanlar kendimi teknoloji açısından üretken olarak görüyordum, hem maddi olarak kendim bir kazanç sağlıyordum hem de ufak tefek programcılık vesaire ile bir şeyler de üretmeye çalışıyordum. Bilgisayar geçmişim tıptan çok daha eskiye dayanır. Bilgisayarın Türkiye’ye ilk geldiği yıllardı herhalde, o zaman bir yerlerden duydum bir şekilde. Bilgisayar denen bu şeyi hiç görmeden ısrarla babamdan istemiştim. Babam da belki beni motive etmek için o zaman bir öğrencinin önündeki en önemli sınav olan fen lisesi sınavını hedef olarak koydu ve dedi ki “fen lisesi sınavını kazanırsan sana bilgisayar alacağım”. Ben de artık onun motivasyonuyla mı bilmiyorum -fen lisesi sınavını bulunduğumuz bölgeden kazanan tek kişiydim- ve babam (Allah rahmet eylesin) sözünde durdu ve büyük bir fedakârlıkla o zaman belki yaklaşık sekiz on maaşı tutarında olan bilgisayarı bana aldı. Benim bilgisayar maceram 1987 yılında böyle başladı. Sonrasında tabii fen lisesinde devam etti bu. Lisede yatılı okuyordum bilgisayarımı da oraya götürmüştüm. Orada da öyle devam etti. Üniversitede yine devam etti ve üniversitede internetle ilgili yaşadığım hoş bir anıyı anlatmak istiyorum. İnönü Üniversitesi’nde bilgi işlem merkezi odası vardı. Bir iki defa kapısının önünden geçtim ileride ne olup bittiğini anlayabilmek için. Sonra orada bir personelle tanıştım ve odada ne yaptıklarını sordum. O da internet bağlantısının varlığından bana söz etti. 1990 yılından bahsediyorum. 1990 yılında Türkiye’de “internet” ifadesi yoktu, öyle bir kelime yoktu yani. Ben de ilk kez duymuştum, dedim nedir acaba. O zaman internette birkaç tane servis vardı. GOPHER, FTP (File Transfer Protocol) ve Mail adı verilen toplam üç servis vardı, “WWW” servisi yoktu. Bunların tamamı text bazlı işlemlerdi. Oradaki bilgisayarımız da yeşil monitörlü, metal kasalı, birleşik IBM marka bir bilgisayardı. “Ben kullanabilir miyim ?” dedim oradaki personele, o da “izin alman gerekir” dedi. Buradan adını saygıyla anıyorum, Mustafa PAÇ Hocamız vardı, dekanımız, gidip onunla konuştum. Dedim ki “hocam ben bilgi işlem makinasını kullanmak istiyorum”. O da sağ olsun dedi ki “yeter ki biri kullanmak istesin, tabii ki kullanabilirsin”. Ben o dönemde üniversitenin tek internet kullanıcısıydım. O dönemde bu teknolojinin farkında olan bir tek bendim. Bazen o odadan çıkarken arkadaşlarım beni görürdü “sen ne yapıyorsun burada” derlerdi, ben de “internet kullanıyorum” derdim. Onların tepkisi de “İnternet ne?” olurdu. Düşünün “İnternet ne?” sorusunu sorabilecek dünya üzerinde kaç kişi kalmıştır? Bu anının asıl ilginç kısmı şu; o dönemde Amerika’da olan ve lisede beraber okuduğum birkaç arkadaşım vardı, onlarla yazışıyordum.  WWW servisinin başlayacağını ilk onlardan duydum. Nasıl bir şey olabileceğini onlarla mail aracılığıyla konuşurduk. ODTÜ’den bizim üniversitenin bilgi işlem merkezine bir faks geldi. Ve o faksta www servisinin hizmete başladığı bildiriliyordu, gerekli konfigürasyon sağlanıp gerekli programlar kurulduktan sonra kullanılabileceği ifade ediliyordu. Ekte, –bakın bu çok güzel bir şey-, www servisi sunan adresleri sıralamışlardı. Beş altı sayfalık bir faks listesinde dünyadaki tüm “www” ile başlayan sitelerin listesi vardı. Bir de interneti böyle hayal edin. İnternetin bebeklik zamanları. Tabii o zaman bizim bilgisayarımız gerekli konfigürasyonu sağlamamıştı. O dönemde kullanamamıştık www’i. O zamanlardan beridir internet kullanıcısıyım.  O zaman okulda bunun avantaj ve ayrıcalığını da yaşadım tabi teknolojiden anlayan çocuk olarak. Stajlarda herhangi bir hocanın bilgisayarında bir sıkıntı olursa hemen müdahale eden kişi durumunda oluyordum. Eğer stajla ilgili benim adıma bir sıkıntı varsa tabii hemen bu durum da ortadan kalkıyordu. Bunun haricinde “acaba bilgisayarda bir program yazıp semptomlardan teşhise ulaşan bir algoritma yazabilir miyim” diye düşündüm. O dönemde elimde iç hastalıklar kitabı olarak Cecil vardı. Cecil’in gastroenteroloji kısmını tamamen bir algoritmaya dönüştürüp bilgisayarda programladım ve ciddi ciddi gastroenterolojik hastalıklara belli oranlarda teşhis koyan bir yazılım yaptım. O yazılımı uzun bir süre kendime saklı tuttum, çünkü tüm sistemleri yapıp ortaya ses getirecek bir şey çıkarmayı düşünüyordum. Gastrointestinal sistem de gayet iyi çalışıyordu. Programa text bazında bile giriş yapabiliyordunuz. Bazı anahtar kelimeleri arıyordu o anahtar kelimeleri belli hiyerarşilerle, belli yüzde oranlarıyla teşhislere yönlendiriyordu kendi içinde. Siz mesela diyelim ki “karın ağrısı, yüksek ateş, titreme” giriyordunuz bunun “kolesistit” olma ihtimalini, isterseniz yüzde cinsinden bir ifade belirterek ya da belirtmeyerek, görüyordunuz. Ben bazen programda yüzdeyi görmek istiyordum yoksa son üründe yüzde olmayacaktı. Bu beni müthiş motive etti hem çok iyi düzeyde gastroenteroloji öğrendim. Bu programı yapacağım diye Cecil’in gastroenteroloji kısmını yuttum diyebilirim ve bu arada bilgisayarla mesleğim öğrenimim açısından olumlu bir iş için vakit geçirmiş oldum. Bu, beni ikisini –yani tıp ve bilgisayarı- buluşturmak adına çok motive eden şeylerden biriydi. Bunu devam ettirmek istedim ama sonradan bir platform değişikliği yapmak zorunda kaldım. Çünkü programın ilk kısmını ben o zamanlar benim yaşımdakilerin bileceği “Amiga” isimli bilgisayarda yazmıştım. Tabii o platform artık geride kalmıştı ve PC platformuna geçmem gerekti. PC platformu benim tamamen yabancı olduğum bir platformdu. Ama 1993 yılında Amiga’dan PC’ye geçtim. Amiga’da kullandığım, gastroenteroloji kısmını yazdığım programlama dili PC’den tamamen farklıydı. Daha sonra PC’ye geçip onu basic’de yazmak gerekiyordu. Yani programın sadece Amiga kısmı hayata geçti, geri kalan kısmı maalesef PC’ye geçtikten sonra hayata geçemedi. Çünkü PC’ye geçtikten sonra ben işin biraz daha maddi kısmıyla ilgilenmeye başladım. Bilgisayar toplayıp satmaya veya teknik servis kısmına başladım.

Aslında bu bilgisayar merakının öncesinden de bahsedebilirim. Lisedeyken, Fen lisesi öğrencileri o zamanlar proje yapmakla yükümlüydü. Benim de liseden beri kafamda bir fikir vardı. 1980’li yıllardan bahsediyoruz, o dönemde proje yapmak zordu. İnternette tarama yapmak gibi bir şansımız olmadığı için biz ihtiyaç duyduğumuz belgeleri TÜBİTAK’tan yazılı olarak istiyorduk ve bu konuda da kendimize bir danışman belirleyebiliyorduk. Benim Bilkent Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nden danışman hocam vardı ve yapay zekâ ile ilgili bir proje geliştirmiştim. Projem de “Bir Kelime Bir İşlem”in yazılımını yapmaktı. Bir zamanlar çok popüler olan şimdi yine gündemde olan bir yarışma. Fakat benden çok daha başarılı bir şekilde –ben işin sadece işlem kısmını belli bir oranda yapabilmiştim- ve benden daha önce Boğaziçi üniversitesinden bir ekip tarafından yazılım yayınlanmıştı. O dönemdeki bilgisayarların kapasitesini söylemek bile istemiyorum çünkü şu anda herkese komik gelecektir, hiç o kısma girmeyelim, 64 KB’lık bilgisayarlardan bahsediyoruz. 64 KB çok küçük bir boyut. Şu andaki herhangi bir resim dosyası bile bunun 20-30 katı büyüklüğünde, birkaç MB. İşte bende ta o dönemden gelen bir yapay zekâ fikri vardı. Tekrar tıp fakültesine dönersek; üniversitede ben yapay zekâ fikrimi zaten ancak nörofizyoloji ile devam ettirebileceğimi anlamıştım. Zaten aslında bu gastroenteroloji programını da yapay zekânın bir örneği olarak yapmıştım. Bütün tıp fakültesi hayatım boyunca ben hep zaten “temel bilimci olacağım, fizyolog olacağım, fizyoloji bölümünde de nörofizyolog olacağım ve nörofizyolojide de öğrenme fizyolojisi çalışacağım” dedim kendi kendime. Öğrenme fizyolojisinin en üst düzey çalışmaları, yapay zekâ çalışmaları şu sıralarda. Hobilerim bunlar. Yani hobim diye bahsedebileceğim şey bu.

Hobi ve uğraşlarla ilgili olarak şunları söyleyerek bağlamak istiyorum. Hekimlik stresli bir meslek; o stresi üzerinizden alacak herhangi bir aktivite, -bu pek çok şey olabilir- fotoğraf çekmek olabilir, bir şeyler yazmak olabilir, el becerisi gerektiren bir şeyler olabilir yani bir şekilde baskı hissini ve stresi atmanızı sağlayabilecek her hangi bir şey yeterli olacaktır. Hekimliğin yanında ikinci bir meslek edinecek düzeyde uzmanlaşmaya gerek yok. Çünkü hekimlik zaten bir meslekten ziyade hayat tarzıdır. Hekimlik insanın hayatını neredeyse tamamen kaplıyor o yüzden benim bu noktada önerim, sizi akıl ve ruh dinginliğine ulaştıran her şey bir hobi olarak uğraşmaya değer. Hekimler de genel olarak kabiliyetli insanlar oldukları için eğer bu konuda bir arayış içinde olursa herkesin kendine uygun bir şeyler bulabileceğini düşünüyorum. Şu anda öğrenci arkadaşlar için gerçekten çok yoğun bir dönem ve kendi potansiyel yeteneklerinizin bu dönemde farkına varamayabilirsiniz ama ileride bunu hissedeceksiniz zaten. Kısıtlı vakitleriniz bile olsa o vakitlerinizi değerlendirmek adına bir şeyler yapacaksınız. O yüzden evet hekimlerin hayatında hekimlik haricinde bazı şeyler oluyor ve bunda da hekim belirli bir aşama kaydediyor, genel olarak yetenekli insanlar oldukları için uğraştıkları şeyler bir yerlere varıyor. Tanıdığım çok iyi yerlere gelmiş müzisyen arkadaşlar var. Hem neyzen hem hattat olan bir arkadaşım var. Profesyonel fotoğrafçı olan bir arkadaşım var, çektiği fotoğraflar ajanslar tarafından değer biçilen yarışmalarda ödül alan biri. Düşününce pek çok örnek var çıkıyor karşımıza.

Ama tüm bunların yanında, benim açımdan hayatımdaki en büyük ve en önemli şey, bir eş ve babayım. Allah’a binlerce şükür, üç harika çocuğumuz var. Bu üç çocuğun topluma faydalı insanlar olarak yetişmesi şu anda en büyük önceliğimiz eşimle birlikte. Tüm bu koşturmacanın ve bu koşturmacanın dinlenme kısmı olan hobilerin yanında asıl önemli işimizin de bu olduğunu unutmamaya çalışıyoruz. O yüzden çocuklarımızın bizim açımızdan en önemli ihtiyacı olan eğitim ihtiyacını en iyi şekilde karşılamaya çalışıyoruz. Eşimle birlikte yeniden kimya, fizik çalışıyoruz ve anlamadıkları konuları oturup tekrar bir daha konuşuyoruz. Bizim için de iyi oluyor en azından otuz sene önceki bilgileri yeniden hatırlamak güzel bir nostalji oluyor bizim açımızdan. Onlarda bu konuda bir farkındalık oluşturmaya çalışıyoruz. Okula gidip gelmek onların hayatı ama biz öğrencilik yıllarından maksimum faydalanabilmeleri için gayret ediyoruz ama bu arada kendi yetiştiğimiz yıllarda bizim mağduru olduğumuz bir psikolojiye de onları sokmamaya çalışıyoruz. Çocukları okula kaydettirirken ve daha sonra okulla ilgili her faaliyette, veli toplantılarında mutlak sınav başarısı peşinde olmadığımızı, çocuklarımızın sadece iyi eğitim almalarını istediğimizi, bu arada sınav başarısı da elde ederlerse elbette bunun iyi olacağını ama temel olan şeyin sınav başarısı olmadığını, bu konuda hiçbir şekilde çocukları zorlamadığımızı öğretmenlerine de ifade ettik. Zaten biz çocuklara da sürekli “kendinizi asla böyle bir baskı altında hissetmeyin” diyoruz, ikinci olarak de meslek seçimi konusunda tamamen özgür bırakıyoruz. Biz bunu gönül rahatlığıyla kendi iradelerine bırakıyoruz. Gönlümüzden geçen mutlu olacakları meslekleri tercih etmeleri. Böyle bir şansları olursa ömür boyu mutlu olacaklar. “Sevdiğin işi yaparsan hiç çalışmak zorunda kalmazsın” diye bir söz vardır, bu gerçekten doğru ve bizim de bu noktada bir ısrarımız yok. Ancak hayatla ilgili bazı gerçeklikler var toplumda, kendileri tercih yapmak durumuna geldiklerinde onları dikkate alacaklardır. Bizden yardım istedikleri zaman biz onlara rehber olmaya çalışıyoruz. Bu konuda kendi üzerimizde hissettiğimiz baskıları ortadan kaldırmaya ve keşke daha farklı olsaydı diye düşündüğümüz şeyleri yapmamaya çalışıyoruz elimizden geldiği kadar. Ama bu noktada tabii çocuklar ebeveynlerinin hayallerini bazen yaşamak durumunda kalıyorlar, o hayatın getirdiği bir şey aslında. Mesela, her ne kadar bu konuda doğal bir yeteneği olsa da, büyük oğlum belki beni rol model alarak bazı kararlar alıyor olabilir, bunu tabii ki engelleyemeyiz. Ben mesela bilgisayarla uğraşıp, teknolojik aletlerle vakit geçirip onu da bu konuda istemeden yönlendiriyor olabilirim. Bu tabiki doğal bir durum ve hayatın getirdiği şeyler, bunu engelleyemiyoruz ama onun haricinde kendi iradeleriyle yapacakları meslek seçimlerine biz sadece rehberlik etmeye çalışıyoruz.

Sonuç olarak, bütün bu hikâyenin sonunda; aslında tıp fakültesine istemeden girmiş, kalmak için çaba sarf ederek birinci sınıfta kalmış bir öğrenci olarak, hayallerimle tıbbı bir araya getirip bu konuda kendime bir gelecek şekillendirmeyi başardım diyebilirim. O yüzden şu anda bulunduğum konum itibariyle işimi seviyorum, hekimliği seviyorum. Çünkü hekimlik bana asla edinemeyeceğim tecrübeler kazandırdı. Aslında hekim olmadan evvel insanlarla diyalog kurmak konusunda çok sıkıntı çeken birisiydim. Hekimlik aslında bir bakıma beni insan sarrafı haline getirdi. Şu anda tabiri caizse kapıdan içeri girip birkaç adım atan bir kişinin az çok profilini kafamda çıkarabiliyorum. Bizim hocalarımızın ifadesiyle, kapıdan içeri giren kişinin boyuna, posuna, haline ve yüzüne baktığınızda yüzde elli teşhisi koymuş olmalısınız; geri kalan yüzde elli için biz hastaneler, laboratuvarlar kurup dosyalar hazırlıyoruz. Ama o ilk bakış, işte o hekim feraseti denen şey. Görür görmez, “Bu hasta enfeksiyon hastası” ya da “bu hastanın psikiyatrik belli rahatsızlıkları var beden dilinden belli” diyebilmek. Henüz hiçbir şey söylememiş ama beden dilinden bile hekim onu anlayabiliyor. Bu noktada, her ne kadar temel tıpçı da olsam kendi hayatım açısından, hekim olarak geçirdiğim yılların ve baktığım hastaların hepsini çok değerli ve anlamlı görüyorum. Çünkü işin sadece geleceğe yönelik kısmı değil de geride bıraktığınız ve dönüp baktığınızda gördüğünüz kısmı da önemli. Dönüp baktığınızda arkada güzel şeyler bıraktığınızı görüyorsanız bunun zaten ileriye yönelik hiçbir kazancının olmasına gerek yok. Benim düşüncem, baktığım bu kadar insan içinde gerçekten faydalı olabildiğim bir grup insan varsa o insanların benim için düşündükleri bana yeter. Yani bunun illa ki geleceğe yönelik bir yansımasının olmasına gerek yok çünkü ben o dönemde zaten işimi yaptım, bunun karşılığında zaten devlet bana işimin karşılığını verdi. Önemli olan da zaten o işi hakkıyla yapabilmekti. Oldukça hassastım ve bilerek, isteyerek, farkında olarak kimseyi incitmemeye çalıştım bir hekim olarak. Tabi bu konuda istemeden yaşadığımız bazı tecrübelerin de etkisi olmalı. Rahmetli babamın ben ortaokuldayken geçirdiği kaza ve bunun ardından hastanelerde aylarca süren bir dönemde, ailecek yaşadığımız travmaların bu hassasiyet üzerinde çok katkısı olduğunu sanıyorum…

FT: Son olarak bu röportajı okuyacak olanlara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

TN: Bu konuda hayat felsefemde önemli yeri olan bir şeyi vurgulamak isterim: ayrıntılar ve detaylar önemlidir. Lütfen herkes hayatında detay ve ayrıntılara önem versin çünkü yaptığımız işi farklı kılan şeyler genelde detaylarda gizli. O yüzden hayatımızı güzelleştirmek adına veya işimizi iyi bir hale getirmek adına ayrıntı gördüğümüz, önemsiz gördüğümüz bazı kavramların aslında çok önemli olabileceğini düşünelim diyorum. Özellikle hastayla iletişimde bunu göz önünde bulundurmak gerekiyor. “Ben işimi iyi yaparsam hasta veya hasta yakınıyla iyi bir iletişimim olmasa da olur. Çünkü ben işimi çok iyi yapıyorum. Çünkü çok iyi bir cerrahım. Herkes şu kadar sürede yaparken bir operasyonu daha kısa sürede çok daha başarılı bir şekilde yapabiliyorum.” benzeri bir tavır doğru değil. O yüzden eğer bir hekimin iletişim becericisi yoksa veya yetersizse; altı yıl boyunca aldığı eğitim, okuduğu binlerce, on binlerce sayfa textbook, ezberlediği binlerce kavram bir bakıma boşa gidiyor. Çünkü reçete yazsa hasta yazdığı ilacı almıyor, tedavi uygulamak istese hasta tedavisine güvenmiyor. O yüzden son vurguyu iletişim noktasına çekmek istiyorum. İletişim mesleğimizde çok çok önemli olmasına rağmen sanki bir detaymış gibi görülüyor, o yüzden işin aslını da kaçırıyoruz. On yıl boyunca eğitimini aldığımız işi icra edemiyoruz. Mesela hasta poliklinikten dışarı çıkıyor ve “beni dinlemedi bile” diyor, “gözüme bile bakmadı” diyor. Doktor hastanın gözüne bile bakmadığı zaman, diyelim ki Türkiye’de ödül almış bir hekim olsun mesela, ya da kongrelerde genç bilim adamı seçilmiş olsun, bunların hiçbir önemi kalmıyor. Hasta o doktorun yazdığı ilacı kullanmıyorsa, o an bütün hekimlik sıfıra iniyor. Yani sizin kendi başınıza tıbbi bilgiye sahip olmanız bir şey ifade etmiyor, bu bilgi hizmet sunumu haline dönüşmedikçe maalesef anlamsız. Bu nedenle son söz olarak “iletişim” diyorum…

Önceki İçerikNIGHTCRAWLER
Sonraki İçerikBu Ülke
TEILEN

CEVAP VER