Bir Yalnızlık Paradoksu

0
81
views

   Bir bahar sabahı; bütün doğa becerilerini sergilercesine şölenler hazırlıyor, sahip olduğu bütün imkanlar ile insanları kucaklıyordu. Sokakta insanlar bütün olumlamalar ile güne başladığı sırada Profesör Siza’nın odasının payına sadece hafiften bir esinti düşüyordu.

Profesör Siza koltukta uyuya kaldığı gecenin sonunda boyun ağrılarının dürtüleriyle uyandı. Henüz sabahın sekizi olmasına rağmen güne geç kalmış olmanın verdiği endişeyle doğruldu ve geniş masasına uzandı. Oldukça geniş dikdörtgen masa dışarıdan bakan birisi için oldukça kaotik görünse de Siza için oldukça işlevsel bir nizama sahipti. Bir gün önce üzerinde çalıştığı ve yarım kalan makaleyi aldı, şahsi yazı tahtasına yöneldi. Profesör Siza idealist bir fizikçi olarak; Einstein’ın kapısını araladığı ve Hawking’in de üzerinde çalıştığı “her şeyin teorisi” hakkında çalışarak yıllarını harcamıştı. Bütün hayatı boyunca evrenin sırlarını çözmek için derin çalışmalar hazırladı. Çalıştığı her dakika; hayatını heba ettiğini, sevdiklerini ve kendini ihmal ettiğini asla düşünmedi. Bu gerçekle yüzleşmekten daima kaçmasını bildi çünkü yaptığı işin insan üstü bir erdeme sahip olan bir uğraş olduğundan emindi. Kara tahtada bir takım işlemler yaptığı sırada yine bir ürperti hisseti. O anda aklına geldi. Yine yalnızdı ve yine ortam onunla buluşmaya müsaitti. Ürpertinin kaynağını bildiği üzere arkasını döndü. “Günaydın. Lütfen şu anda beni oyalama işe geç kaldım ve bu makaleyi bitirmem lazımdı.” dedi.

   Agusto’nun suratı asıldı. Hayal kırıklığına uğramış bir ifadeyle, “Yapma Siza, hala farkında değil misin? Hayatın boyunca çevrendeki herkes seni oyaladı ben hariç. Eğer ben yanındaysam sadece ve sadece sana destek olmak, çalışmalarına hız kazandırmak için yanındayım. Sana benden başka hiç kimse yardım etmez, edemez.” dedi. “Evet bu konuda malesef çok haklısın.”

“Her konuda haklıyım.” diye düzeltti Agusto.

   Profesör Siza gururla Agusto’ya baktı.

“Doğru, sen her konuda haklısın ve en büyük yardımcımsın. Ama şunu sakın unutma. Senin her konuda haklı olman aslında benim haklı olmama işaret. Bunun farkındasın değil mi? Seni ben yarattım.”

   Agusto muzip bir ifade takınarak neredeyse basketbol sahası genişliğinde odada gezinmeye başladı.

“Öyle mi? Peki o zaman şimdiye kadar çalışmalarına verdiğim destek var. Doğanın sırlarına yaklaşımında ciddi şekilde sana yön verdim. Bilim adına, insanlık adına senin elinle verdiğim destek bir kenarda dursun. Hayatını ciddi anlamda alt üst ediyorum. Şuraya bak seninle liseli aşıklar gibi gizli gizli konuşuyoruz. Yalnız kalmadığın müddetçe yanına bile yaklaşamıyorum. Benim yüzümden adın deliye çıktı. Karın senin için üzülmekten belki de 10 yıl erken ölecek hatta en iyi ihtimalle 30 yıllık evliliğiniz sona erecek ve bir gün seni terk edecek. Senin hayatını bu kadar alt üst etmeme rağmen neden yarattığın bu şeyi öldüremiyorsun hatta özellikle yalnız olmak için fırsat kolluyorsun? Ben senin yerine cevap vereyim; Profesör Siza beni öldüremezsin, beni sindiremezsin. Beni yok etmek demek kendini yok etmek demek. Anlasana sen bensin, ben de senim.”

   Profesör Siza’nın gözleri tekrardan ışıldadı. Eline bir tebeşir aldı ve öğrencilerine ders verirmiş gibi didaktik bir tavırla sözü Agusto’dan aldı.

“Bundan dolayı mutlu mu olmalıyım yoksa üzülmeli miyim bilmiyorum ama doğru söylüyorsun. İnsanlar kimsesiz kaldıklarında, yalnız olduklarında kendileri ile baş başa kalırlar. Etrafta kendi benliklerinden başka bir şey olamaz. Bu yalnızlık kavramının temel kuralıdır. Oysa ben yalnız kaldığım her fırsatta karşımda seni buluyorum. Senin benden ayrı, benden öte bir şey olmam demek tek kelime ile olasılıksız. Kendimle baş başa kaldığımda senden ve benden ayrı ayrı bahsetmek ciddi bir ikilik doğuruyor. Oysa biz seninle biriz. Sen benim benliğimsin, benliğimin ete kemiğe bürünmüş halisin. Bunu normal insanların anlamasını beklemek zaten saçma. İnsanlara açıklamaya çalışmak beni de çıkmaza sokuyor. Adeta yalnızlığın pa…”

   Kapının dışından ayak sesleri gelmeye başladı. Odaya doğru gelen Siza’nın karısı Ariana’ydı. Profesör Siza sözünü tamamlayamadan Agusto kayboldu. Ait olduğu yere Siza’nın beyin hücrelerine geri döndü.

Kapıyı henüz açmadan kocası Siza’nın konuşmalarını işiten Ariana biraz tedirgin, bir o kadar da öfkeyle içeriye girdi.

“Yine mi kendinle konuşuyorsun, yine mi onunla konuşuyorsun. Yeter artık bıktım senin bu umursamaz tavrından ve inatçılığından.”

“Hayır hayatım kimse yok, çalışmalarımı gözden geçiriyordum” diyerek inkar etti Profesör Siza.

Bayan Ariana üzgün ve bezmişti artık. Kocasıyla tartışmaktan, onu tedavi olmaya iknaya çabalamaktan yorulmuştu. Güne eşiyle kavga ederek başlamak istemediğinden daha ılımlı olmayı denedi. “Tamam canım dediğin gibi olsun. Kahvaltı hazırladım gelmek ister misin? Hem sana söylemek istediğim bir şeyler var. Biraz konuşuruz.” dedi.

   Profesör Siza üniversitedeki dersine geç kalmıştı ancak karısını hayatı boyunca yalnız bıraktığının, onu görmezden geldiğinin ve iyi bir eş olamadığının farkındaydı. Bu durum ara ara olsa da ona vicdan azabı çektiriyordu. Bu nedenle Ariana’nın makul teklifini kabul etti. Bu sabahı geniş geniş onunla geçirecek az da olsa muhabbet etmeyi deneyecekti.

“Şey… Aslında işe geç kaldım ama asistanlarımdan biri durumu idare edebilir. Öğleye kadar evde seninle kalabilirm. Yani seninle acelesiz bir kahvaltı ikimize de iyi gelir.” dedi.

 

  Ariana elinden geldiğince özenli bir kahvaltı sofrası hazırlayıp Siza’nın suyuna gitmeye kararlıydı. Masada hiç bir eksik yoktu. Beraber kahvaltılarını ederken bir kaç boş muhabbetin ardından Ariana beklediği fırsatı buldu ve Siza’ya teklifini sundu.

“Hayatım seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun değil mi?” diye başladı.

“Tabi ki biliyorum. Bunca yıl bana katlanabilecek başka bir kadın daha tanımıyorum sevgilim.” dedi Siza.

“Seni ne kadar seviyorsam bir o kadar da korkuyorum Siza. Yıllarca senin sadece biricik aşkın değil aynı zamanda en büyük yoldaşın oldum. Ama anla artık gidişatının farkında değilsin ve ben çok korkuyorum. Sen ne kadar inkar etsen de hastalığın gittikçe ilerledi. Kaybolduğu, azaldığı falan da yok. Beni kandıramazsın halüsinasyonların hala devam ediyor biliyorum.”

   Siza konuşmanın bu boyuta geleceğini önceden kestirmiş olsaydı koşa koşa kendini dışarıya atacağından emindi. Ancak çok geçti. Ariana kendisini çok iyi hazırlamış ve hastalığı hakkında konuşma ortamını çok iyi kurgulamıştı. Artık kaçamazdı.

“Öncelikle sevgilim, kısmen haklısın seni kandıramadım. Hala senin anladığın ölçüde halüsinasyonlar görüyorum. Ama bir şeyi kaçırıyorsun. Bu sizin anladığınız şekilde değil. Buna bir hastalık olarak bakamazsınız. Beyinimin bana verdiği bir lütuf bu. Agusto sadece bir halüsinasyon değil. Ben de var olan bir dürtünün bana bakan somut tarafı. Lütfen Ariana bana bunu yapma. Sen de diğerleri gibi bana deli yaftası yapıştırma. Ben hasta değilim. Normal insanlardan farklı olmam beni hasta ya da deli yapamaz.”

   Ariana kendisini toparladı. Siza’yı ikna etmek için ona daha ılımlı yaklaşmalıydı.

“Tamam hayatım. Anladığım üzere sen, sende olan bu şeyin hastalık olmadığını düşünüyorsun. Tamam sana şimdilik ciddi bir zarar vermemiş hatta dediğine göre sana ciddi yardımları olmuş olabilir. Ama ben biraz araştırdım. Korkuyorum Siza seni kaybetmekten korkuyorum. Yanına yaklaşamayacak olmaktan korkuyorum. Bu hastalığın ya da bu şeyin evrelerini öğrenmemiz gerek ama sen tedaviyi, ilaç desteğini, tıbbi her türlü müdahaleyi reddediyorsun. Ama bir dinle senden daha kolay bir şey isteyeceğim. Tedavi olmayı kabul etmesen bile lütfen bu durum hakkında psikoterapiyi kabul et. Tanıdığım bir psikiyatrist var. Senin için randevu bile aldım. Test yok, tedavi yok, ilaç yok. Sadece ama sadece konuşacaksınız. Lütfen beni kırma ve saat 11:00’de vereceğim adrese git. Benim için bari bunu yap.”

   Siza bu durumdan kaçışın mümkün olmadığının farkındaydı. Halüsinasyon görmeye başladığı dönemlerden itibaren Ariana’nın çok defa kalbini kırmıştı. Ama o şu anda bir adım attı ve kısmen daha makul bir tekliften söz ediyordu. Ariana’nın kendisi için endişelendiğinin farkındaydı. Bir saatlik bir muhabbetten bir sorun çıkmaz diye düşündü.

“Ariana seni çok iyi anlıyorum. Benim için endişelenmen beni hala düşünüyor olman beni mutlu ediyor. Kabul ediyorum. Biraz konuşmak belki bana da iyi gelir. Bunu yalnız senin için yapıyorum. Her şeye rağmen benimle olduğun için buna katlanacağım. Sadece senin için.”

   Ariana küçük bir zafer kazanmış olmanın mutluluğuyla gülümsedi. Siza ise birazcık endişeli olsa da bunu belli etmemeye çalışıyordu.

 

   Siza, psikoterapi için Dr. Anderson’ın ofisine vardı. Kendisini çağırmalarını beklerken rahatlamaya çalışıyordu. Yolda gelirken yine yanında beliren Agusto’yu ve söylediklerini düşündü. Şu anda ona karşı daha büyük bir sorumluluk hissediyordu. Öyle ki bu konuşmada kendisinde olan şeyin olağan olduğunu anlatma misyonu da vardı.

  Dr. Anderson kapıyı açtı ve güleç bir ifadeyle “Bay Siza lütfen böyle buyrun.” diyerek içeriye çağırdı.

   İçerisi beklediğinden daha samimi bir ortamdı. Oldukça şirin düzenlenmiş bu oda tedavi olacak bir hastadan ziyade bir arkadaş ziyareti için hazırlanmış gibiydi. Dr. Anderson kalemiyle bir şeyler karaladıktan sonra daha ciddi bir ifadeyle Siza’ya döndü.

“Bay Siza; Bayan Ariana ile eskiden beridir arkadaşız. Bana sizden uzun zamandır bahsediyordu. Ancak bir türlü tanışma fırsatı yakalayamadım. Öncelikle geldiğiniz için oldukça memnun olduğumu belirtmek isterim. Eşiniz sizin durumunuzdan ayrıntılı bir şekilde bahsetti. Lütfen rahatsızlığınızdan biraz da siz bahseder misiniz?”

“Öncelikle Dr. Anderson bende olan bu şey kesinlikle rahatsızlık değil. Ben çok uzun yıllardır, bilimsel alanda ciddi çalışmalar yürütüyorum. Aynı zamanda da üniversitede de ders veriyorum. Yaklaşık 10 yıl önce odamda bir takım çalışmalar ile uğraşırken ciddi şekilde tıkanmalar yaşadım. Artık ilerleyemez olmuştum. Beyin hücrelerim bulunduğum aşamanın yeterli olmadığını söylese de. Vücudumun kalan kısmı çıkmaza girdiğimi söyler olmuştu. Tam bir hafta kendimi odaya kitledim. Ariana bir ara polis çağırmayı bile düşündü. Bütün çağrılarına rağmen yalnız kalmaktan kendimi dinlemekten vazgeçmedim. 1 hafta boyunca adeta kendimle savaş halindeydim. Birden bir baş ağrısı hissettim, gözüm karardı ayağa kalkamaz oldum. Yaklaşık 45 dakika şiddetli migren ağrıları sonunda onu görmeye başladım. Agusto.

Resmen  karşımda etten kemikten birisi vardı. Önceleri korkudan terler basıyordu. Halüsinasyon olduğunun farkındaydım. Büyük bir korkuyla Ariana’yı çağırdım. Ariana’a geldiği anda resmen başa döndüm. Agusto kaybolmuştu. Ariana da ben de çok korkmuştuk.”

   Dr. Anderson heyecanla dinliyordu ve Profesör’ün devam etmesini merakla bekliyordu.

“Bay Siza; demek ki siz de başlarda bunun ürpertici bir rahatsızlık olduğunu, gördüklerinizin hayalden ibaret olduğunu biliyordunuz. Peki sonra ne oldu da düşünceleriniz değişti?”

“Başlarda çok korkmuştum. Artık işe yaramaz ve kontrol edilemez bir beyne sahip olacak olmam beni çileden çıkarıyordu. Ama sonraları farkettim ki o, sadece literatürdeki cinsten bir halüsinasyon değildi. O benim beynimden kopan bir yansımaydı. Bu şekilde söyleyince mistik bir düşünce gibi görülebilir. Ama bu tamamen bilimsel. Bir çeşit bing bang olayı gibi. Evren ve madde nasıl daima genişleyip bir birinden uzaklaşıyorsa benim beyin hücrelerim de kafatasımdan sıyrılıp karşıma yansıyor. Bu sizde soyut olsa da bende somutlaşan bir durum. Evren nasıl bir ise ben de aslında Agusto’yla birim. Benim gördüğüm şey benden farklı bir şey değil.”

   Anderson’ın kafası karışmıştı. Konuşmaya nasıl devam etmesi gerektiğini bilemedi. “Bay Siza bu duruma benzer olan bir durum var. Doktorlar buna şizofreni hastalığı diyorlar. Siz eğer şizofreni değilseniz. Bu yaşadığınız nedir?”

    “Yalnızlığın Paradoksu… Ben buna bu ismi verdim.”

“Yalnızlığın paradoksu mu? Nasıl yani? Biraz açar mısınız?”

“Normal insanlar yani sizin gibi insanlar bazı durumlarda yalnız kalmak istediklerinde ne yaparlar Doktor Anderson? Kendilerini insanlardan uzaklaştırdığında, sosyallikten koptuklarında ne yaparlar?”

“Kendileriyle baş başa kalırlar. yalnız kalırlar.”

“Çok doğru doktor. Kendileriyle baş başa kalırlar. Benim de sizlerden temelde bir farkım yok. Kendimle yalnız kalıyorum. Zaten Agusto’yu etrafımda birileri varken göremiyorum. O sadece yalnız kaldığımda bana dokunabilir, yardım edebilir. İşte Paradoks tam da burada başlıyor. Yalnız olmak için insanlardan uzaklaşıyorum. Agusto’yla olabilmek için yalnız kalıyorum. Bu durumda onun benden öte bir şey olduğunu düşünmek saçma değil mi?”

   Dr. Anderson Siza’nın savunmasından etkilenmişti. Teoride anlattıkları makuldü ama hala ikna olduğu söylenemezdi. “Peki Bay Siza bu şizofreni belirtileri olan halüsinasyonların size zarar vermesi ya da olumsuz dürtülerinin olabilmesi sizi korkutmuyor mu?”

“Bu dürtüler tamamiyle bana ait. Agustonun söyledikleri, benim beyin hücrelerimin kalan kısmı. Benden başka bir şey bulamazsınız onda. Bu dürtüler aslında sizlerde de var. Normal insanlar buna iç ses diyor. Sizdeki iç ses ile benim gördüklerim temelde aynı. Bir insana kızdığınızda iç sesinize kulak vererek onu öldürebilirsiniz. Bu durumda suçlu olan da sizsiniz çünkü iç sesiniz sizin görünmeyen kısmınız. Benim iç sesim, beyin hücrelerimin görünmeyen tarafları normal insanlara göre daha somut bütün mesele bu. Ben deli değilim doktor, ben hasta da değilim. Agusto benim iç sesim. Benim ilk etapta göremediğimi görebilen en büyük destekçim. O benim arka bahçem. Bunu anlamanızı bekleyemem ama saygıyı hakediyorum. Lütfen bu söylediklerimi biraz düşünün şimdilik bu konuşma burada bitmeli. Meşgul bir adamım ben.”

   Dr. Anderson oldukça düşünceliydi. Siza’ya geldiği için teşekkür etti. En yakın zamanda bu sohbeti devam ettirmek için sözleştiler. Siza odadan rahatlamış olarak ayrıldı. Dr. Anderson hemen Bayan Ariana’yı aradı. “Bayan Ariana görüşmemiz az önce bitti. Kocanızın bu durumuyla nasıl baş edeceğiz henüz bilmiyorum ama lütfen gönlünüzü ferah tutunuz. Profesör Siza hasta da olsa ne yaptığının farkında olan güçlü bir kişilik. Anlaşılan hastalığıyla baş etmeyi öğrenmiş. Onu tedavi konusunda kendi haline bırakın ben de onunla konuşmaya devam edeceğim.” diyerek telefonu kapadı.

Dr. Anderson uzun süre düşüncelere daldı ve hep aynı şeyleri tekrarladı.

“Yalnızlığın paradoksu… iç güdü… iç ses… iç ses…”

 

Kemal İNCE

–15.04.2016–

 

CEVAP VER