Renkli Ekranlardan Bilinçaltımıza Fısıldananlar

0
71
views

Münir Özkul, Adile Naşit, Kemal Sunal, Hulusi Kentmen gibi en sevilen karakterlerin rol aldığı eski Türk filmlerinin, dizilerinin samimiyeti, içtenliği, temizliği ve en önemlisi de insanı insan yapan değerleri vurgulama özelliği ne yazık ki şimdilerin en çok izlenen dizilerinde, filmlerinde hiç mi hiç görülmüyor. Onun yerine aile içi sevgi-saygı-sadakat nasıl tüketilir, iki yakın arkadaş ya da kardeş nasıl aynı kişiden hoşlanır, nasıl torpil yapılır, adam kayırılır, mahalle-komşu-dost kavramlarının üstü nasıl bir çırpıda çizilir, çalışılmaksızın nasıl bir yerlere gelinebilir, hayat şartlarına isyan ederek nasıl daha “cool” olunabilir gibi bizim kültürümüze dair temel yapıtaşlarını yerinden oynatmaya yönelik ürünler verilmekte.

Yeni ya da özgün çalışmalara rastlayamamaksa zaten artık kabullendiğimiz başka bir boyutu işin. Şu anki yaz dizileri mesela, “zengin kız fakir oğlan” temasının üstüne ne konabilmiş, aynı senaryonun her yıl farklı kişilerde can bulmasından başka ne var televizyonlarda? Bu değişmeyen senaryonun öngördüğü, bizleri yapıta bağlayan tek mesaj da ne yazık ki özel hayat üzerine içi boşaltılmış, yüzeyselleştirilmiş ama tekrarlana tekrarlana özümsetilmiş bir mesaj. Bu mesajın yanlışlığının farkına  yakın zamanda tekrar izleme imkanı bulduğum, başrollerini Filiz Akın ve Tarık Akan’ın paylaştığı “Tatlı Dillim” filmini izlerken daha iyi vardım. Bu kadar uzattığın mesaj da ne diye soruyorsunuz muhtemelen şimdi? Öncelikle filmde verilen anafikire değinmek istiyorum. Muhtemelen hemen hepimizin izlediği bu filmde bir köy öğretmeni olan, köyün çocukları için de büyükleri için de elinden gelenin en iyisini yapan Emine ve şehirde tıp okuyan ve zamanının çoğunu basketbolla geçiren zengin çocuğu Ferit’in birbirini tanıma, ayrılma ve yanlışını anlayıp geri dönme sürecini anlatıyor ama filmi güzel yapan nokta Ferit’i Emine’ye geri döndüren şeyin köyde geçirdikleri zorlu bir gecenin ardından “insanlara yardım etme” duygusunun olmasıdır. Önemli olan Ferit’in birileri için çalışırken hissettiği mutluluğu ve sevgiyi Emine’nin şehirli versiyonu Mine’yle birlikteyken hissedememesi ve tercihini daha güzel, daha bakımlı bir kadından yana değil de samimiyetin, paylaşmanın, yardımlaşmanın hüküm sürdüğü bir köyden ve oraya ait olan içten birinden yana kullanmış ve kazanmış olmasıdır.

filiz-akin

Bugünün yapıtlarında ise karşımıza hep başlangıçta refah seviyesi partnerininkinden düşük bir çevrede yaşayan, bakımsız, yaşam öncelikleri yaşıtlarından farklı olmak zorunda olan (tercihen bayan karakter) bir karakter çıkarılıp sonrasında asıl çocukla karşılaştırılarak bir anda ‘kül kedi’liğinden prensesliğe yükseltiliyor. Bu çarpıcı geçişi ise öncesinde daha sade, ilgi çekmeyen, renksiz elbiselerinden, saç tarzından kurtarılıp daha cesur renk ve modellerde elbise giydirerek, afilli saçlar aracılığıyla gerçekleştiriyorlar.  Bahsi geçen geçiş tekniği her ne  kadar masumane gözükse de maalesef izleyicinin bilinçaltına ciddi yaralar açmakta. Öncelikle insanların birbirini sevmesi sadece dış görünüşün eseri olarak yansıtılıp insanların ancak ve ancak dış görünüşleriyle toplumdaki varlıklarını ispat edebileceklerine, yeterince güzel ya da yakışıklı olmadıkça bir birey olarak önemli olamayacaklarına, mutluluğun sadece hayat standartlarını yükseltmekte olduğuna ve bunun uzun, yorucu, emek isteyen süreçler yerine bir beyaz atlı prens ya da sihirli bir değnek aracılığıyla olabileceğine inandırılmaktayız. Özellikle zamanın bol olduğu tatillerde böylesi hikayelerin içinde buluveriyor insanlar kendini ve orada gördüklerini gerçek hayatlarına uyarlama çabasına giriyor, beklediğini bulamayınca da ciddi bir bocalama süreci geçiriyor ekranlarda gördüğü hayali dünyalar  ve gerçek hayat arasında çünkü oradaki yalanlar dünyalarımızın gerçeklerinden çok daha iyi işleniyor kafamıza. Fonda içe işleyen müzikler, görüntüyü yakınlaştırıp uzaklaştırmalar, gereksiz görünen detayların buğulu hale getirilmesi.. Seyirci ne düşünmesi  gerekiyorsa sadece ona odaklandırılıyor, etraflıca düşünmeye, gösterilen durumların etik çerçevesinde olup olmadığını değerlendirmeye zaman kalmaksızın her şey olup bitiveriyor. İçimize işletilen hazır hayat tiplemeleri sadece kendi hayatımıza olan saygımızı yitirtmekle, yaşam şartlarımıza isyan ettirtmekle kalmıyor aynı zamanda bireysel anlamda hayatımızın yönünü çizecek kritik düşünme yetimizin de kaybolmasına neden oluyor. Tüm bu sebeplerden ötürü zamanımızın bol olduğu şu süreçlerde, onu neyle harcadığımıza son derece dikkat kesilmeliyiz.

Zehra EFE

CEVAP VER