Sıla

0
37
views

“İnsan memleketini niye sever? Başka çaresi yoktur da ondan… Ama biz biliriz ki bir yerde mutlu mesut olmanın ilk şartı orayı sevmektir. Burayı seversen, burası dünyanın en güzel yeridir. Ama dünyanın en güzel yerini sevmezsen, orası Dünya’nın en güzel yeri değildir…” Belediye Başkanı Nazmi

Kıyamet sonrası bilim kurgularını aratmayacak bir rüyadan uyandım dün sabah. Aslında uyanır uyanmaz yazmayı düşündüm hatırladıklarımı ama son zamanlarda hep yaptığım gibi yine erteledim. Dolayısıyla rüyanın ayrıntılarını hatırlamıyorum. Somut, parlak ve aslında tam anlamıyla soğuk bir yalnızlık temellendiriyordu rüyamı. Odanın ortasında duran bir külçe demir gibi yalnızlık. Koşuyordum, nefes nefese, ciğerlerim parçalanırcasına. Yüzümde ateşi hissedip kulaklarım duymaz oluncaya kadar koştum. Bir şeylerden kaçtığım yoktu, neden koştuğumu da şimdi hatırlamıyorum. Fakat bir şeyler aradığıma eminim. Belki sığınacak bir yer, tanıdık birkaç yüz belki. Aradığımı bulamadım. Delidüzün* ortasında öylece durdum. Sanki dünyada yalnızca ben vardım. Öyle bekledim biraz ve sonra iri, siyah, çirkin değil ama neredeyse korkunç denebilecek bir köpek usulca yanıma yaklaştı ve elimin tam altına başı denk gelecek şekilde çömeldi. Ben de içten içe köpeği korkutmamak fikrine sığdırarak kendi korkumu, elimi usulca köpeğin başının üzerine koydum ve o kapkara yumuşak tüyleri bir sağa bir sola taradım. Belki rüyayı uyanır uyanmaz bir yerlere not etmiş olsaydım daha net bir fikrim olabilirdi bu gördüklerime dair. Fakat yukarıda da söylediğim gibi bugünlerde yazmak çok zor geliyor. Kafamda bir nehir gibi akıyor fikirler sürekli, nadiren beğendiğim birkaç cümle oluyor aralarında, bunu bir kenara yazayım diyorum. Sonra, sonrası malum, kalemi elime almak bile gücüme gidiyor artık nedense. Belki bu yüzden son günlerde yazdıklarım yavan geliyor. Hissettiklerimin yanında boş bir kabuktan farksız kelimelere döktüklerim. Belki her şey öyle kolayca ertelenemez ama bence düşünüp yazmaya değer gördüğümüz her cümleyi, cümle olmasına bile gerek yok aslında, basit bir kelime topluluğunu aklımıza geldiği anda bir yere not etmeliyiz. Ama öyle gelişigüzel bir yer de olmamalı bu, sonrasında yazdıklarımızı kullanmayı düşündüğümüzde pantolonların, montların ceplerini kurcalamadan, çantaları tamamen boşaltıp gizli gözlerini defalarca aramadan bulabilmeliyiz. Bu yüzden tavsiyem ufak bir not defteri her daim yanımızda olsun ve bundan sonra hiçbir fikri ertelemeyelim. Evet, ufak çaplı kamu spotumdan sonra, fazlaca sapmış olduğum asıl konuya geri dönelim.

Yalnızlıktan bahsettim. Daha doğrusu yalnızlık artık benim rüyalarıma girer olmuş, ben de bu hususta bir şeyler söylemek mecburiyetinde olduğumu düşünüyorum. Bahsettiğim, kişinin etrafında kimselerin olmaması, konuşacak birini bile bulamaması, tek yaşıyor olması gibi bir şey değil. Benim kullandığım “yalnızlık” kavramı gerçek anlamında bile olmayabilir. Çevresi fazlasıyla geniş olan -buna yakın arkadaşları, dost diyebileceklerimizi de dâhil ediyorum- hiçbir zaman tek başına olmayan, hatta belki sürekli mutlu görünen insanların da hissedebileceği bir yalnızlıktan bahsediyorum. Yani bu aslında insanın kendisini yahut şartların insanı mecbur bıraktığı ruhi bir yalnızlık. Anlatacak çok şey ve dinleyecek çok insan olmasına rağmen hala anlatılamayanların olması ve bunların miktarı bizim bu elle tutulmaz yalnızlığımızın ölçüsü oluyor bir anlamda. İşte böyle bir yalnızlığın da çaresi tam mânâsıyla yok ama kendimizi oyalamanın yollarını bulabiliriz. Biraz okusak, biraz yazsak ve birazcık da beklesek bizi bir süre daha taşıyabilecek kadar enerjiyi toparlayabiliriz.

Şimdi ben öyle bir dönemden geçiyorum ki ne yazıyorum ne okuyorum ne de bekleyebiliyorum. Çünkü bu şehirden ayrılma vaktim yaklaşıyor. Ne yaparsam yapayım, nasıl edersem edeyim yalnızca vakit kaybediyorum. Buradaki günlerim her geçen saniye azalıyor. İşte bu durum da beni fazlasıyla duygusal/nostaljik diyebileceğimiz bir ruhi hâl içinde bıraktı. Öyle ki birkaç gündür hiç olmadık yer ve zamanlarda eskiye dair anlamsız denebilecek şeyler hatırlıyorum. Uzaktan bakınca bu hatıralar saçma, boş gibi görünüyor, bunun farkında olmama rağmen bu hissiyatı engelleyemiyorum. Okula giderken yürüdüğüm sokak, dershaneye çıkan yokuş, her gün yemek yediğim yer, oturduğum bank, hatta bazı dükkân ve büfeler bile hüzünlenmeme sebep oluyor. Bir şehirden ayrılmak bu yüzden zor işte, kendi zihnin sana ihanet ediyor ve aslında hiçbir zaman hatırlayamayacağın saçma sapan bir hatıra bir nesneyle karşılaşınca gün yüzüne çıkıyor ve o anı bir daha asla unutamıyorsun.

Bütün bunların yanı sıra geride bıraktığın şehir senin bıraktığın gibi kalmıyor. Tıpkı Heraklitos’un dediği gibi aynı ırmakta nasıl iki kere yıkanılmıyorsa kişi giderken bıraktığı şehre asla dönemiyor. Geldiğinde bambaşka bir yer karşılıyor onu. İşte benim derdim de tam olarak bu. Artık evim neresi bilmiyorum ve bu içinden çıkılır bir şey değil. Gidiyorum, gittiğim yeri kabullenemiyorum önce, vakit geçtikçe alışıyorum sonra geri dönüyorum ve döndüğüm yerde bana ait olan şeyleri bile garipsemeye başlıyorum. Sonra tekrar alışıyorum doğduğum bu yere, ama hiçbir zaman eskisi gibi olmuyor. Evet, yine ayrılmak istemiyorum şimdi ama buradayken evdeymiş gibi hissetmiyorum, gittiğim yerde de öyle hissetmeyeceğimi biliyorum. Kings of Convenience derler güzel bir grup vardır. Hislerimi onlar en güzel şekilde dile dökmüşler.

“Homesick.
Because I no longer know where home is.”

Bütün bu basit değişikliklerin yanında, basit değişikliklerden kastım en sevdiğim kafenin kapatılıp yerine bir kebapçının açılmış olması gibi bir şey, bu sefer daha büyükleri gerçekleşecek. Ankara bu sefer gerçekten yalnız ve hatta yarım kalacak gibi hissediyorum. Geride bıraktığım insan sayısı azaldı çünkü dostlarım, akrabalarım, benim için önemli olan birçok kişi yeni ve farklı bir yol seçti kendine bu sene. Şimdi yalnızca ben gitmiyorum, onlar da gittiler/gidiyorlar. Belki bu yazıyı okurken düşüneceksiniz Ankara’nın böyle sevilesi neyi var diye. Size şöyle söyleyeyim, Ankara bir alışkanlık meselesidir ve buradan ayrılana kadar bu şehri aslında ne kadar çok sevdiğini anlayamazsın. Üniversiteden önceki hayatım boyunca Ankara’daydım. Her yerini avucum gibi bilirim, bütün sokakların-caddelerin ismi hafızamda kazılıdır diyemem çünkü kocaman bir şehir. Ama zihnimdeki Ankara haritasının her köşesinde, her tarafında en gizli kalan yerinde bile biriktirmiş olduğum hatıralar var ve belki de zor olan şehri geride bırakmaktan ziyade bu hatıraların arkada kalıyor olması. İşte böyle. Ayrılmadan önce hissettiklerimi bir kenara yazabildim sonunda. Üstelik bu son birkaç gündür aklımdan geçen milyonlarca düşüncenin hatırlayabildiğim kısmı sadece. Beni mazur görün, burayı böyle günlük gibi kullandım, hislerimi döktüm, ama bu tek seferlik bir şey, korkmayın. Şu an yazabileceğim tek şey buydu işin esası, bir veda yazısı; gitmenin aslında ne kadar zor olduğu. Gitmek kalmaktan çok daha zor. Ve gidenler kalanlara kıyasla hep daha muzdarip.

Şimdi bir şarkı ekleyeceğim bu yazının sonuna. Vega dinlemişliğim yoktur. Ankara’dan ayrılacak olan bir arkadaş vasıtasıyla denk geldiğim bu şarkı durumu özetler nitelikte:


*Erzurum ağzında geniş, boş alan anlamına gelen tabir. Galiba.

Ayşenur ÖZARSLAN

fotoğraf:instagram/alyosakaramazov

CEVAP VER