Pazar Öyküsü: Yedi Yaşında Bir “Aile Reisi”

0
73
views
Dedem ölünce (ya da öldürülünce) dört çocuklu ailenin resiliği o zamanlar daha yedi yaşında olan babama geçer. Kendisinden dinleyelim :
— İslamiyet öncesi Türk törelerinden süzülüp gelen Seymenlikte paraya pula fazla önem verilmezdi. Nitekim ölümünün üzerinden fazla bir zaman geçmeden , onca güçlü ve etkili Halil Efe’nin fazla bir maddi varlığı olmadığı anlaşıldı. Daha kötüsü gencecik annem de üzüntüden “ince hastalığa” yakalanmıştı.
İlkokulun ikinci sınıfına yeni başlamıştım . Hocalarımın gözdesi çok iyi bir öğrenciydim . Okumak ve öğrenmek için yanıp tutuşuyordum . Annem o akşam kardeşlerimi erken yatırdı ve yanıma gelerek :
— Sen artık bu ailenin reisi oldun , dedi. Okula şimdilik ara verecek ve yarından tezi yok eve ekmek getireceksin .
Şaşırmış ve çok üzülmüştüm . Gizli gizli ağlayarak kitap ve defterlerimi topladım ve yattım. Sabah karanlığında uyandım. Kimseye haber vermeden , okuluma gidemediğim için biraz kırgın ve küskün sokağa çıktım . Babamın nalbant dükkanının kepenkleri inik öylece duruyordu. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum . Beni gören babamın dükkan komşuları arkamdan :
—Gel Mahmut . Bir çayımızı iç , diye sesleniyorlardı. Karnım çok aç olduğu halde ya duymazdan geliyor ya da :
— Sağol amca. Ben çayımı çoktan içtim , diyerek ve soru sormalarına fırsat vermeden çekip gidiyordum.
Güneş batıncaya kadar koca Ankara’nın her yerini dolaştım durdum ama annemin getirmemi istediği ekmeği nereden ve nasıl bulacağıma bir türlü akıl erdiremedim . Hava iyice kararınca da aç , susuz ve boynu bükük eve döndüm :
— Anne ben ekmek getiremedim , dedim.
Annem aldırmaz göründü. Önüme bir tas çorba koyarken :
— Zararı yok . Yarın getirirsin , dedi. Sesinde hiddet değil aksine anlayış ve sevecenlik vardı.
Ertesi gün ilkinden farklı geçmedi . Nereden ekmek bulabileceğimi düşünürken babası öldüğü için okuldan ayrılan bir arkadaşımın :
—Ceride … Ceride ….diye bağırarak koştuğunu gördüm . Heyecanla kolumdan tutup durdurdum :
— Sen ne yapıyorsun böyle ?diye sordum .
— Görmüyor musun ? Ceride (gazete) satıyorum.
Ayaküstü ve nefes nefese “cerideleri nereden ve nasıl aldığını , kimlere sattığını , ne kadar kazandığını anlattı. Koşa koşa tarif ettiği yere gittim. Temiz giyimli yaşlı bir adam cerideleri bir kaç çocuğa dağıtıyordu. Beni görünce :
— Sen de mi gazete satacaksın ? diye sordu.
— Evet efendim .
—Paran var mı ?
— Yok!
Bu yeni müvezzi adayına olumsuz şeyler söylemek üzere idi ki konuşmasına fırsat vermeden atıldım :
— Cerideleri satınca hemen parasını getiririm . Merak etmeyin …
— Zaten usul de bu , dedi. Kimlerden olduğunu ve nerede oturduğunu bilmeliyim dedi.
— Ben Halil Efe’nin oğluyum amca… sözleri ağzımdan dökülünce yaşlı adam hüngür hüngür ağlamaya başlamasın mı ?
— Vay benim koca efem… Daha toprağın kurumadan el kadar oğlun ceride satarak mı karnını doyuracaktı? Yazıklar olsun bizlere… yazıklar olsun bu millete …
— Amca benim karnım tok vallahi üzülme . Anamla kardeşlerime ekmek götürmek için ceride satacağım.
Yaşlı adam biraz daha ağladıktan sonra nihayet kendini toparlayarak elime bir tomar ceride tutuşturdu ve :
—Bunları satınca parasını getir , dedi. İçinden “hakkını” alacaksın .
Ceride … Ceride , diye avazım çıktığı kadar bağırarak Ankara’nın tozlu meydanlarında o kadar çok koşmuş ortalığı birbirine katmış olmalıyım ki çok geçmeden :
— Daha ceride var mı ? diye yaşlı adamın karşısına dikildim. Adam yarı şaşkın küçücücük avucumla uzattığım paraları aldı. Bana bir değil bir kaç ekmek almaya yetecek ladar parayı uzatırken :
— Bugünün cerideleri bitti, dedi. Aferin sana efemin oğlu yarın gene gel daha fazla ceride sat daha çok para kazan.
Akşamı beklemeden eve koştum . Giderken , kale kapısındaki fırından iki okkalık ekmek aldım . Param bitmemişti. Aktar’dan biraz tahin helvasıyla yap ve tarhana eklettim çıkınıma. Eve koştum :
— Aç ana aç . Ben geldim…diye heyecanla yumrukladığım avlu kapısını açıp da karşısında elleri kolları dolu oğlunu görünce heyecanlandı:
—Nereden buldun bunları ? diye sordu.
Başımdan geçenleri bir solukta anlattım . Rahatlamıştı. Gene de fazla bir şey söyleyemedi. Yalnızca , büsbütün incelmiş parmaklarını saçlarımda gezdirdiğini anımsıyorum.
Gazete satarak annesine ve kardeşlerine bakmaya başlayan küçük Mahmut her gün herkesten fazla sattığı ceridelerin sonuncusunu eve getiriyor ve gaz lambasının solgun ışığında geç vakitlere kadar okudukça:
— Vay canına … Meğer dünyada neler oluyormuş diye heyecanlanıyordu. Öğrendiklerini sıcağı sıcağına annesi ve kardeşleriyle paylaşmayı ihmal etmiyordu.
Ceride ceride diye bağırarak Ankara sokaklarını arşınladığım bir gündü. Her gün ceride alan ve İstanbul’dan gelen büyük gazeteleri de okuduğunu söyleyen “münevver” lakaplı terzi amca:
— Bana bak evlat . Sen Halil Efe’nin oğlusun değil mi ? diye sordu.
— Evet efendim.
— Bak oğlum , sabahtan akşama kadar böyle sokaklarda koşturacağına bir meslek öğrenmek istemez misin? Örneğin benim yanımda terziliği?
— Bilmem ki … Önce anneme sormalıyım . Hem niçin beni terzi yapmak istiyorsumuz?
Bu sorum terzi amcanın hoşuna gitmiş olmalı ki :
— Ben senin babanı tanırdım dedi derin bir soluk alıp vererek. Benim genç yaşta yitirdiğim oğlum da onun seymenlerindendi. Bende eski bir seymenin başka çocuğum yok işte bu nedenlerden seni yetiştirmek istedim.
Ankara’nın para getiren çoğu işleri ve zanaatları oldum olası gayri müslimlerin elindeydi. Türkler askere gidip çoğu geri dönmezken onlar Türk çoğunluktan kazandıkları paranın küçük bir kısmını bedel diye verip askere gitmezlerdi. Refah içinde yaşarlar zanaatlarını da kendi çocuklarına öğretirlerdi. Türk çocuklarını yanlarına çırak almaktan ve meslek öğretmekten özenle kaçınırlardı. Bu nedenle belli etmedim ama bu iyi niyetli terzi amcanın teklifi beni epey sevindirmişti. Annemin de bu işe aklının yatacağını düşünerek :
—Sağol amca yarınki cerideleri satıp gelince başlarım .
Annesi de sevinir bu işe ve kısa sürede yelek hatta ceket dikmeye başlar küçük Mamhut. Ne var ki genç kadının Efeyi kaybettikten sonra yakalandığı ince hastalık onu da alıp götürür çok geçmeden . Annesinin baba tarafı Otobatmazlardan gelen, kız kardeşi Zehra’yı iyi bir ailenin yanına yerleştirme önerisini ise:
— Benim evlatlık verecek kardeşim yok diyerek öfkeyle reddeder. Hisseder ki Zehra giderse sıra İbrahim ile Enver’e gelecektir.
Yedi yaşını tamamlamış bulunan kız kardeşine :
—Bu evin erkeği bensem kadını da sensin artık der. İki küçük kardeşimizi beraber büyüteceğiz kimseye de muhtaç olmayacağız.
Kış yaklaşıyordu. Ceride satışı ve terzi çıraklığından biriktirdiğim paranın bir kısmı ile pazardan kocaman bir peynir topağı satın aldım. Buna “kelbaş peyniri” derlerdi o zamanlar. Keçi sütünden yapılır çok lezzetli olur , güce güç kattığına inanılırdı. Çok sert geçen koca bir kışın ardından dört kardeş karnımızı bu peynir topağı ile doyurduk. Öyle günler oldu ki kar kapıyı kapattığından sokağa çıkamadık. Küçük bahçemizin kuytusundaki toprak fırınımızda yedi yaşındaki Zehra’nın çalı çırpı yakarak pişirdiği ekmeğe bu peyniri katıp yedik. Ama ne gam! Kardeşlerim yanımdaydı. Zehra’yı kimselere vermemiştim evlatlık diye. Sıcacık ev ekmeğimizin içine tıkılıp yenen bu kelbaş peyniri ile geçirilen uzun kışın tadını yediğim hiçbir yemekte ve yaşamımın hiçbir döneminde bulamadım.
Orhan Karaveli’nin Bir Ankara Ailesinin Öyküsü kitabından sadeleştirerek alınmıştır.
Hazırlayan: Berfin Özgenur AYDIN

CEVAP VER