Bir Emeklilik Sonrası

0
83
views

Gün yeni ışıldıyordu. Etrafa yoğun bir sessizlik hâkimdi. Bu sessizliği aniden, bir alarm sesi böldü. Yaşlı öğretmen yıllar geçtikçe daha da hafifleşen uykusundan kalktı, saatin üstündeki tuşa dokundu. Saat altıydı. Uzun geçen bir yazdan sonra (ki onun için yıllar geçtikçe yazlar uzardı.) sonunda bugün öğrencilerine kavuşacaktı. Hemen yıllardır giydiği takım elbisesini giydi, kahvaltı masasına oturdu. Karşısındaki yer yer tozlanmaya başlamış boş sandalyeye baktı. Dört sene öncesi bir daha canlandı gözlerinde.

Evet, evet tam dört sene olmuştu hanımı uyanmayalı. Halbuki önceki gece çok mutluydu. Belki de ilk defa o gece, çocuklarının olmamasını hiç dert etmemişti. Sabah uyandığında eşi Sevinç Hanım uyanmamıştı. Bir müddet uyumasını seyretmiş, sonra da yavaşça uyandırmaya çalışmıştı; fakat o gün Sevinç Hanım’da başka bir hal vardı. Uyanmak şöyle dursun sanki hiç kıpırdamıyordu. Fevzi Hoca korktu. Sonra hayatında ilk defa, titremeye başlamış elleriyle ambulansı aradı. Geldiler, baktılar, “kalp krizi” dediler. İşte o günden beri her kahvaltı masasına oturduğunda içi geçerdi, ağlardı. Altmış bir yaşındaydı o zaman. Geçen her sene on seneye bedel çökmüştü üstüne. Kalp çarpıntıları başlamış, birçok şeyi unutur olmuştu o zamandan beri ama bir tek sınıftaki öğrencilerinin adını unutmazdı çünkü öğrencileri hayatta tutuyordu onu.

Sonunda dört sene öncesinden sıyrıldı. Evlilik hediyesi olarak gelen saate baktı. Saat yediydi. Yarım saat bir şeyler atıştırdı. Sonra takım elbisesinin üstüne beyaz önlüğünü onun da üstüne montunu giydi. Yıllardır yürüdüğü yolu eski anılarla çevrili bir şekilde sindire sindire yürüdü.  Geçmişe mazi deneceğini bilirdi ama o beş senedir geçmişte yaşar, yalnız okulda kendine gelebilirdi.

Okula vardığında tüm öğrenciler sıraya dizilmişti. O da kendi sınıfına doğru giderken sınıfın önünde genç bir adamın olduğunu fark etti. “Herhalde velidir.” dedi, duraksamadı. Bu arada diğer öğretmenlerin, öğrencilerin, müdür beyin kendine şaşkın bakışlarla baktığı gözünden kaçmadı. Hiç oralı olmadı, hemen sınıfının başına geçti. İstiklal Marşı okundu. Sınıflar sırayla okula girerken yanındaki gence sordu. “Hangi öğrencimin velisisiniz?” Genç adam şaşkınlıkla “Şey… Ben sınıfın yeni sınıf öğretmeniyim.” diyebildi.  Şimdi şaşırma sırası Fevzi Hoca’daydı. Tam ağzını açacaktı ki müdür bey yanlarına geldi.  “Fevzi Hocam gelin ben size bir çay söyleyeyim, sohbet edelim.” diyerek Fevzi Hoca’nın koluna girdi. Fevzi Hoca’nın ise dersi bırakmaya niyeti yoktu. “Olur mu hocam, dersim var.” dedi. Müdür bey anlayışla karşıladı ama  “Hocam birkaç ders bu genç arkadaş girsin siz benimle gelin.” diyerek ısrarını belirtti. Fevzi Hoca istemeye istemeye “Peki” diyerek müdür beyle yürüdü. Beraber müdür odasına gittiler, müdür bey iki çay söyledi. Bir müddet havadan sudan konuştular. Bir süre sonra Fevzi Hoca’nın canı sıkıldı. “Hocam, ben artık kalkayım, öğrenciler beklemesinler.” diyerek doğruldu. Müdür bey artık asıl meseleye girmesi gerektiğini anlamıştı. “Hocam, siz geçen sene emekli oldunuz ya.” bir anda Fevzi Hoca’nın elleri titremeye başladı. “Anlamadım.” dedi. Müdür bey tekrarladı. “Hocam, geçen sene yaş haddinden emekli oldunuz .” buna karşılık “Doğru ya.” diye mırıldandı Fevzi Hoca. Ses tonunda onaylamadan çok unutulan bir gerçeğin acıyla anımsanması vardı. Fevzi Hoca’nın gözleri bulandı, dalgınlaştı. Sonra koltuktan kalktı. “O halde ben kalkayım” dedi. Müdür bey bu emektar öğretmeni böylece bırakmak istemedi. Onun için bir çay daha teklif etti. Fevzi Hoca bir müddet düşündü. Odadan çıksa boşluk ve hayaller çevirecekti kendini. İyisi bu genç müdürün yanında biraz daha durmaktı. Onun için “Olur, bir çay daha içeyim” dedi. Sonra yerine oturdu ve sordu. “Müdür bey, emekli olmamanın bir yolu yok mu?” Müdür bey bu soru karşısında önce afalladı. Ancak üç dört saniye sonra soruyu anlayabildi. Yüzünde onu anladığını gösteren acı bir tebessümle “Hocam, korkarım bundan sonra devlet okullarında öğretmenlik yapamazsınız.” dedi. Fevzi Hoca zaten bu cevabı bekliyordu. Diğer ihtimali de kendisi söyledi. “Zaten benim yaşımdaki birini de özel okula almazlar.” Şimdi tam anlamıyla odada sessizliğin hükmü geçiyordu. Genç müdür hem böyle bir meslek aşığına yardım edememenin üzüntüsünü yaşıyor hem de hala böyle insanların bulunmasına şaşıyordu. Eğer kendi emekli olsaydı üzüntü duymak şöyle dursun bir daha “okul” lafını ağzına almayacağından emindi. Kim bilir belki İzmir, Manisa taraflarından bir de yazlık alırdı kendine. Fevzi Hoca ise son destek kaynağını yitirmesiyle asıl şimdi yalnız olduğunu düşünüyordu.

Zil sesi ikisinin de irkilmesine neden oldu. Fevzi Hoca koltuktan kalktı. “Ben artık çıkayım kalın sağlıcakla.” diyerek kapıya yöneldi. Müdür bey, Fevzi Hoca’yı bu sefer bir çayla alıkoyamayacağını biliyordu. Fevzi Hoca’ya okulun çıkışına kadar eşlik etti. Fevzi Hoca yolda gördüğü tüm öğrencileriyle teker teker vedalaştı. Müdür Bey’in sınıfa uğrama teklifini nazikçe geri çevirdi. Biliyordu ki sınıfa girse kendini tutamazdı. Dış kapıya geldiklerinde Müdür Bey bu babası yaşındaki gözü nemli insanı “Hocam, her zaman beklerim sizi.” diyerek uğurladı. Fevzi Hoca, bu teklifi acı bir tebessümle karşıladı. İçinde gelecek gücü bulamayacağından emindi.

Okuldan çıkınca acımasızca üstüne gelen bir rüzgâr Fevzi Hoca’nın yaşlı ve yorgun bedenini titrete titrete geçti gitti. Şimdi geldiği yollardan umursamazca ve hızlıca geçiyordu. Bu hayattan yediği ilk darbe değildi belki, ama Sevinç Hanım’ın ölümünden sonraki en büyük darbe olduğu kesindi. İşte evin önüne gelmişti. Eve girip girmeme konusunda tereddüt etti. O, hafta sonunda bile bu saatlerde evde zor oturan bir adamdı. Acaba televizyon mu izleseydi? “Hadi canım!” dedi, kendi kendine. Ne izleyecekti? Elli- altmış yaşlarındaki insanların evlilik programını mı, ne idüğü belirsiz dizileri mi, yoksa nefret ettiği siyasetten farkı kalmayan haber bültenlerini mi? En iyisi daha iyi bir şeyler giyip parkta oturmaktı. Hemen eve girdi, hiç oyalanmadan üstünü giyindi ve parktaki boş bir banka oturdu. Karşıdan gelen simitçiden simidini aldı. Gevrek simidi yavaş yavaş ısırmaya ve damağında ezmeye başladı. Etrafına bakındı. Yeni, genç bir çift gözüne çarptı. İkisinin de birbirlerine bakışlarında mutluluk, umut, güven ışıldıyordu. Bu gelecek vaat eden aile tablosuna daha fazla bakmaya yüreği elvermedi. İster istemez otuz beş sene öncesi canlandı gözlerinde, beş altı gözyaşı damlası hafif hafif yağan yağmura karıştı. Bakışlarını ağaçlık tarafa çevirdi. Bir müddet ağaçlara, çiçeklere baktı. Bu sonbahar havasını doyasına içine çekti.

Biraz sonra baktığı ağaçlık tarafa dokuz on yaşlarında çocuklar geldiler ve top oynamaya başladılar. Fevzi Hoca’nın göğsü ağrımaya başladı, iyice bunaldı, gözyaşları sıklaştı. Çok geçmeden de top oynayan çocukların arkasında kalp krizinden vefat eden rahmetli anne babasına ve Sevinç Hanım’a ait olduğunu düşündüğü siluetler göründü gözüne. Matemine tebessüm karıştı. Yılların yorgunluğuyla, acılarıyla yoğrulmuş yaşlı bedenini meşe ağacından yapılma yaşlı banka bıraktı.

Yağmur hızlanmıştı. Park yavaş yavaş boşalırken banklardan birinde yaşlı bir adam yatıyordu. Yüzünde birkaç tuzlu damla ve memnuniyet belirtisi bir gülümseme vardı.

M.Emin TAŞER

 

 

 

CEVAP VER