Pazar Pasajı: Hakkari’de Bir Mevsim – Ferit Edgü

1
151
views

XI/Gömüş

O gece uyumadım. Uyuyamadım. Torbalar, odanın bir köşesine atılmış öylece duruyorlardı. İçimden, ne Süryaninin benim için seçtiği kitaplara bakmak ne haritayı incelemek geldi. Muhtarın evinde bir sıcak çorba içtikten sonra başımı yastığa koymak üzere odama dönmüştüm erkenden. Ama değil başımı yastığa koymak, soyunmak bile gelmemişti içimden. Sobaya bir iki odun atmış, gaz lambasını söndürmüş, ne düşündüğümü, ne yapmak istediğimi, ne yapabileceğimi bilmeden, öylece oturup kalmıştım yatağın üstünde. Çaresiz.
Ey çaresiz Neyin çaresini arıyorsun Neyin çaresi var, neyin yok Yaz bunları bir kenara Bir gün belki bulursun çareyi İnsanlar ölmesin demiyorum İstediğim ölümsüzlük değil Ne kendim, ne başkaları için İstediğim, çocuklar ölmesin Çocukların ölümüne dayanamıyormuşum demek Hiç çocuğu olmayan, hiç çocukluğu olmayan Hiç çocuklarla yaşamamış ben Gözyaşlarım utancım değil Daha önce de ağladığımı ansıyorum Ama bir düşünce: Ya öbür çocuklar da ölürse O zaman ne yaparım Ama saçmalık bu Saçmalık mı, değil mi bilmiyorum Bir tek şey istiyorum Çaresizliği yenmek.
Çaresizliğimi duyuyor, çaresizliği yenmek istiyordum. Dalgalarla boğuşulur. Limanlar özlenir. Bir kuytu limanda demir atılır. Fırtınanın dinmesi beklenir. Sonra yeniden rota çizilir. Sonra yeniden demir alınır. Yola koyulunur. Burda: Hangi çare? Hangi yol?
Çaresizliği yenmek. Bu iki sözcük, kafamın içinde, uyumamı engelliyordu. Boğazım kupkuru. Kalktım, bir bardak su içtim. Dışarda köpekler uluyordu. Buna da şükür. Köpek ulumalarına da. Bu çaresiz gecemde hiç değilse yalnız bırakmıyorlar beni.
Nice sonra dalıp gitmişim. Gözlerimi açtığımda gün yeni doğuyordu. Kalktım, pencereyi açtım. Pencereden gördüğüm şu oldu: Önde bir adam ardında iki kişi. Öndeki kucağında bir şey taşıyor ardındakilerin omuzlarında kazma kürek köyün doğusundaki tepeye tırmanıyorlar. Sırtıma gocuğumu geçirip dışarı çıktım. Tepeye vurdum. Çok geçmeden yetiştim onlara. Önde giden, Muhtar Ağaydı. Kollarında, yamalı bir bohçanın içinde, dün akşam ölen bebe. Onun ardından Zeydan gidiyordu. Elinde bir kürek. Onun yanıbaşında İbrahim yürüyordu, elinde bir kazma. Beni görünce şaşırdılar. Birbirimize hiçbir şey söylemedik. Yalnız bakıştık. Ve sonra birlikte yürüdük.
İyice yükseldikten sonra Muhtar Ağa durdu. Ayağıyla bir yer işaret etti. İbrahim, oraya kazmayı vurdu. İbrahim kazıyor, Zeydan elindeki kürekle toprakları atıyordu. Çukur diz boyunu bulduğunda, o ana değin kollarında bebeğin ölüsü, hareketsiz duran Muhtar Ağa, eğildi, yavrunun yamalı beze sarılı ölüsünü çukurun içine bıraktı. Zeydan kürekle toprak attı üstüne.
Hepsi olağan bir iş yapar gibiydiler. Örneğin, ağaç diker, buğday eker, odun keser, yün kırpar gibi.
İbrahim, çukur kapanınca, büyükçe bir taş buldu getirdi. Mezarın başucuna bu taşı koydular. Sonra Muhtar Ağa (ve onunla birlikte, Zeydan ve İbrahim) ellerini göğe kaldırdılar. Muhtar Ağa, ağzının içinde bir şeyler mırıldanıyordu. Duymadığım, duyduklarımı da anlamadığım sözcükler. Tören kısa sürdü.
Güneş tepenin doruğunda yükselmişti. Al bir ışıktı üstümüze düşen. Ölen yavruyu kutsayan. Gözlerimi güneşten ayıramadım. Zeydan kolumdan tuttu. Hadi, gidelim. Ben değil, adımlarım izledi onların adımlarını. Köye doğru inerken yavaş yavaş kendimi buldum.
(Herkes, “kendine gelmek” der, biliyorum, bense kendimi buluyordum. Yitirdiğim kendimi zaman zaman yitirdiğim zaman zaman bulduğum): Açık denizdeydik. Küçük teknemizin doktoru yoktu. Bir gece bir tayfamız sancılanmış ve biz derdinin ne olduğunu araştırıp, ilaç dolabından uygun bir ilaç bulana dek o kaskatı kesilmişti. Sabahı beklemiştik. Sonra deniz töresine uyarak, ölüsünü bir ağırlıkla birlikte denize bırakmıştık. Denizin derinliğine ya da köpekbalıklarının iştahına.
O sabah, benim yüzüm de, Muhtar Ağanın, İbrahim’in, Zeydan’ın yüzü gibi (donuk/anlamsız/acı çekmeyen/acısını dışa vurmayan) bir yüz müydü? Ansımıyorum. O sabah da aynaya bakmamış olmalıyım.
Köye vardık. Muhtar Ağa evine çağırdı. Çayımı ve otlu peynirimi, Muhtar Ağa, Zeydan ve İbrahim’le beraber yedim. Muhtar Ağa bir şeyler söyledi. Zeydan’ a ne dediğini sordum. Burda hayat bu dedi, dedi. Burda hayat bu. Çaresiz.
Hadi kaldır kıçını oturduğun minderden. Burda bir başka hayat da olmalı. Onu arayalım. Hadi kalk. Onu bulalım.

Bu pasaj Sel Yayınları’nın Hakkâri’de Bir Mevsim kitabından alınmıştır. Sayfa: 59-63

Resim: Fikret Otyam

Hazırlayan: Gülseren Merve YİĞİT

1 YORUM

CEVAP VER