Mori’yle Bir Akşam Yemeği

0
37
views

Mori’yle yemeğe oturduğumuzda ağladığını fark ettim. Salt bir ıslaklıktan ibaret olan ve tam bir damla şeklini bile alamayan gözyaşları, bana dünyanın görkemli ırmakları, denizleri ve şelaleleri arasında sadece baharları, kıştan kalma yatağında incecik akan ve elma ağaçlarının köklerine sızan küçük dereleri hatırlattı. Mori’nin yavaş yavaş oluşmaya başlamış gülme çizgisi gözyaşlarına yataklık ediyordu. Münasebetsiz zamanlarda acı çekmekle ilgili söyleyecekleri olan o adam geldi aklıma. Münasebetsiz bir zaman çünkü gözyaşları suyuna, çorbasına veya kaşığına damlayabilir. Eğer böyle olursa Mori birden ancak Dali resimlerinde rastlayabileceğim kendi gözyaşları ile beslenen bir tanrıçaya dönüşecek. Daha önce de çaresiz tanrı ve tanrıçalar görmüştüm ve saygıyla selamlamıştım hepsini ancak arkamı döner dönmez onların gerçekliğine olan inancımdan şüphe duymaya başlamış ve ironinin gücüne teslim olmak zorunda kalmıştım.

Mori’nin bu yıkılmış hali ve tanrıçalığı arasında gidip geliyordum. Mori’nin dışında uzayan ama onun içinde olmadığı her şeye dikkat kesiliyordum. Halıda, masa örtüsünde, cam bardaklarda hatta Mori’nin arkasında kendimi gördüğüm aynada ona çare olabilecek bir şeyler aradım. Bulamadım. Mori de bir çare bulamamış olacak ki sonunda gözlerini kaldırıp bana baktı. (Son çare olarak) Haksızlığa uğramış, şaşkın, masum çocuklar gibi baktı. Haksızlığa uğradığı doğru ama bunun için ağlamaz Mori. Haksızlık Mori’ye göre yanlış hesaplanmış bazı olayların bir sonucu değil, geçici veya düzeltilebilir bir durum değil. Haksızlık bir duygu durumunun, yaşam tarzının ve bir fikir yapısının ürünü. Haksızlık yanlışlıkla yapılan bir şey de değil; öğrenilmiş, hesaplanmış, kurgulanmış ve en önemlisi biriktirilmiş bir şey ona göre. Ben tüm bunlara karşı büyük bir öfke duyarım ama Mori duymaz. Bana göre Mori çektiği acıların ona verdiği yetkiye dayanarak özel bir muameleyi hak eder ama ona göre kimseler hiçbir şeyi hak etmez.

– Mori, zalimin zulmü varsa…

“Zalimin zulmü varsa” diye başlayan bir teselli cümlesi kuramıyorum çünkü canımızı yakan sadece zalimlerin zulmetmesi değil, zulme uğrayanların da zulmetmesi. Zalim desem Mori’ye, sadece zalim desem, acı acı gülerdi bana. Birer ağaç kovuğu güzelliğindeki dudak kenarları ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ınkilerden bile daha güzel olan kirpikleriyle aşağılardı beni. Böyle bir sınıflandırmaya neden ihtiyaç duyduğumu sorardı çünkü ona göre zalim olmayan kimse yok. Belki ben de zalimliğimi kabul etmeli ve yemekte ağlamanın ayıp olduğuna dair bir yemek kuralı koymalıydım Mori’ye. Benim de herkes gibi kökten değiştiremediğim şeylere yüzeysel çözümler bulmaya hakkım var. Bir yemek kuralını topluma kabullendirmek ne kadar zaman alır? Ömrüm yeter mi? Daha anlamlı bir görevi olmayan ömrüm böyle bir amaç uğruna pekâlâ harcanabilir. Ayrılmak için bir araya gelmiş insanlar, ağlamayı sevenler, yalnız yemek yiyenler, münasebetsiz zamanlarda acı çekenler hedef kitlemi oluşturacak o halde. Belki yemekte konuşmanın ayıp olduğu kuralı da birazdan bilmek istemediği bazı gerçekleri duyacak olan sezgileri kuvvetli bir zalim tarafından konulmuştu. Gerçeklikten kaçma yöntemlerimiz hep biraz gülünç olmuştur zaten. Mori’yi tanıdıktan sonra gerçeklikten kaçmamayı öğrendim. Çünkü o; şimdi böyle karşımda duruşuyla bile gerçeklerin en inandırıcı ve en katlanılabilir olanı.

Ben Mori’ye çare olabilmek için zulmetmek ve ezilmek kelimelerinin herhangi bir dilde ortak bir kökene sahip olup olmadıklarını düşünürken ve kendi yarattığım ortaklıkla bütün zalimlerin suçunu dile yüklerken Mori ne düşünüyor acaba?

Sara

CEVAP VER