Sara’yla Bir Akşam Yemeği

0
69
views

Sara, anlıyormuş gibi bakıyordu. Gerçekten anlayıp anlamadığını da anlayamıyordum. İçine bakmak istiyordum ama pencerelerinin tüm camlarını aynayla kaplardı Sara. Bakmaya çalıştığında kendini görürdün, onu değil. Bense onun karşısında çırılçıplak hissediyordum. Dünyanın herhangi bir yerinde prestijli bir sanat okulunda ortaya konulmuş ve tüm gözlerin saatlerce izlediği bir antik dönem heykeli gibi çırılçıplak hissediyordum. Acizdim, kıpırdayamıyordum. Hatta o kadar acizdim ki kendi gözyaşlarımı durduramıyordum. Sara da o prestijli sanat okulunun en çalışkan öğrencisi gibiydi. Herhangi bir ayrıntıyı gözden kaçırmamak için dikkatle bana bakmaya devam ediyordu. Bahse girerim ki zaten her ayrıntımı ezbere biliyordu. Sara son zamanlarda ne çok görmüştü bu sahneyi. Dilim iki kelime bile etmiyordu ama gözyaşlarım onlarca paragraf yazıyordu yanaklarıma.

Sara dudaklarını kuracağı cümleyle bir teselli öpücüğü konduracağına inanırcasına araladı. Sonra inanmaktan vazgeçti. Tıpkı benim kabul olsun diye edeceğim dualar için ağzımı açıp sonra vazgeçişim gibiydi. Bir şey söyleyemedi. Çünkü Sara böyle zamanlarda bir şey söyleyemezdi. Parlayan gözleriyle sessizce izlerdi. Sara güzeldi. Her şeyden önce gerçekten iyi görünüyordu. Tam burada, yani Sara’ya ve karşısında oturan ben’e dışardan baktığımda, aklıma sevdiğim bir şarkı sözü geldi.  “Ben kardelenler arasında sırıtan kimliksiz ot, sen ayçiçeklerinin yüzünü döndüğü güneş.”  Masadaki güneş o’ydu. Ben kimliksiz ot’dum.

Zarifliğini yansıtan incecik parmaklarına baktım. Onu seviyordum, onu sevmiyordum. Bilmiyordum.  Karşına acılarını anlatman için oturmuş bir kişinin mükemmelliği can yakar. Can yakan ne çok şey var. Sara’nın da canını yakan şeyler var mıydı? Bunu da bilmiyordum.

Onunla karşılıklı oturduğumda hep böyle hislere kapılıyordum. Aslında hayatın birbirine çok benzeyen ama iki ayrı yüzü gibiydik. Yaşı küçük çocuklar vişneyle kirazı ayırt edemez. Ta ki vişnenin o ekşi, mayhoş tadını alana dek. Elbette masadaki vişne bendim. Ve bunu ancak beni ağlarken görenler bilirdi. Onun dışında tıpkı yaşı küçük çocuklar gibi kimse bir kirazdan farkımı ayırt edemezdi. Bu benzetmeye acı acı güldüm. Ama yüzüme yansıyan sadece acı kısmıydı, emindim. “Ucuz teşbihler beyaz atlı prenslerdir.” der Didem Madak, “Bir şiire gelir ve onu bu hayattan kurtarırlar.” Şiir değildim, bu yüzden hayattan ucuz teşbihlerle kurtulmam mümkün değildi. Yine de şansımı denemiştim.

Çok geçmeden cama vuran yağmur damlalarını fark ettim. Tanrı Sara’yı seviyor diye düşündüm. Zaten bunu hep düşünüyordum. Benimle ağlamasına izin vermedi, onun yerine bana eşlik etsinler diye yağmurlarını gönderdi. Yağmur yağmasa belki de Sara benimle birlikte ağlayacaktı. Kendimi kandırıyordum, Sara benimleyken ağlamazdı. Ya ben yokken? Sara ağlıyor muydu hiç? Sara’yla aylar geçirmiştik ama ben onu hiç tanımadığımı tam o an fark ettim. Hayali bir arkadaş gibiydi Sara. Zihnimde çizip karşıma oturtuyor, sonra da ona anlatıyor ya da ağlıyordum. O bana anlatmıyordu ya da ağlamıyordu da.

Anlatmayanlar ya da ağlamayanların acısı yok muydu? Böyle düşündüğüm için ilk defa utandım. Yutkundum, aslında denedim ama yutkunamadım. Bencilliğimden, öngörülerimden, önyargılarımdan, acıtılmışlığımdan, acıtmışlığımdan bir süreliğine sıyrılıp sordum:

“Peki ya sen Sara? Anlatacak bir şeyin mi yok, yoksa acılarının büyüklüğünden mi susuyorsun?”

MORİ

CEVAP VER