HASRET

0
122
views

letter

“Kendimi tanımıyorum. Kişinin ne zaman yaşlandığına dair kesin bir kanaat olmadığına göre, müsaadenle yaşlandığımı söyleyeceğim. Seni bildim bileli hiç değişmedin. Hep aynıydın, hep dinçtin, gözlerinden ışık eksik olmazdı. Sanki hiç yaşlanmadın. Sanki şimdi senin yerine ben yaşlandım ve kendimi hâlâ tanımıyorum. İçimde kendini bilmez, küfürbaz, kinik bir isyankâr ile zarif, üzgün, çaresiz bir Kābil var. Birbirlerinden bihaber aynı yerde yaşıyorlar. Ne zaman hangisinin sözü geçecek inan ben de bilmiyorum. Ne zaman bağırıp çağırıp, devirip döküp kendimden nefret ettireceğimi ne zaman hiçbir şey söylemeden sessizce oturup kabulleneceğimi bilmiyorum. İçimde bir savaş kopuyor bir süredir.

Şehir soğuk, insanlar da öyle. Çok kalabalığız, çok yalnızız. Bir vuslat hasreti var, ince bir is kokusu gibi ciğerlerime sızıyor sanki… İçim sızlıyor, daralıyor nefesim. Yaşadığımı hissediyorum. Sık sık yağmur yağıyor, ayakkabılarım su alıyor, çoraplarım ıslanıyor, üşüyorum. Çok uzun zamandır kimse bana ıslak çoraplarımla halıya basmamamı söylemedi. Ev öyle bir yerdir. Penceresinin önünde saksılar olan, sabahları ocağında süt ısıtılan, dantellerle donatılmış bir yerdir ve kimse ıslak çoraplarıyla halılara basamaz. Ben şimdi burada, bu ufak yerde ıslak çoraplarımla geziyorum bazen. Hiçbir şey olmuyor, dünyanın sonu gelmiyor, gık çıkmıyor inanır mısın?

Azlık çokluktan daha iyidir. Ama teklik başka bir şey. Var mısın yok musun bazen kendin bile emin olamıyorsun. Küçükken çakıyla tırnaklarımı keserdin, hiç hoşuma gitmezdi her seferinde huysuzlanırdım. Şimdi öyle üşeniyorum ki tırnaklarımı kesmeye, upuzunlar. Küçükken peşine takılıp seni pazara kadar takip ederdim, şekercilere yaklaştık mı da dibinde bitiverirdim. İstisnasız her pazar günü bana o hafta yetecek kadar akide şekeri alırdın. Şeker yemeyeli o kadar zaman geçti ki. Hatta boğazımdan en son ne zaman düzgün bir yemek geçti hatırlamıyorum. Her vakit namazını gidip mahalle camisinde kılardın, bazen beni de götürürdün. Sen namaz kılarken ben diğer çocuklarla haylazlık ederdim. Hatta bir seferinde sen secdedeyken sırtına tırmanmıştım da, sen ben düşmeyeyim diye kalkmamıştın secdeden. Biraz bekleyip inmiştim ben de. Şimdi bazen sabah ezanını duyuyorum, yatağın içinde uykusuz debelenirken. Ve gariptir içimde bir yerler oyuluyor gibi hissediyorum. İçimdeki boşluk gitgide büyüyor, durduramıyorum.

Seninleyken hiçbir şey anlamsız değildi, şimdi anlamlı olan bir şey yok. Ben seni çok özledim. Ben bir tek seni tanıyabildim bu hayatta dede. Ama şimdi sen beni tanımıyorsun. Ben beni tanımıyorum. Kimse tanımıyor beni artık.”

Daha fazla tahammül edemedi, çatılan kaşları titreyen dudakları onun kontrolünde değildi artık. Son satırı bitirip noktayı koyduğunda, derin bir nefes almak için geriye yaslandı. Nefesi yarım kaldı, tutuldu, tıkanıverdi. Sağ gözünden bir damla yaş sızdı. Alamadığı o yarım nefesi bıraktı. Hayatının özetiydi, alamadığı o yarım nefes. Yarım kalan hayaller, tebessümler, yollar, kederler. Elle tutulur bir yanı yoktu yaşadığı şeyin, hiçbir anlamı yoktu. Bu küçük kirli küflü odayı nadiren terk ediyor, nefes almaya devam etmesini sağlayacak birkaç lokma bir şey yiyor, geri kalan vakitlerde de kafasını ellerinin arasına sıkıştırıp öylece bekliyordu. Beklemek. Beklemek aslında umut etmektir. Umut yakışmıyordu ona. Ama bırakıp gidemiyordu, borçlu hissediyor, ölemiyordu.

Yazdığı onlarca mektuptan bir başkasıydı masanın üzerinde duran. Boş vermediği, vazgeçmediği tek şey dedesine mektup yazmaktı. Biliyordu dedesi bunları okumayacak, okusa bile anlamayacaktı. Haydi anladı diyelim mektubu yazanı tanımadıktan sonra neye yarayacaktı? Ama yine de onu hayata bağlayan tek şeydi bu mektuplar. Şimdi bunu da beyaz bir zarfa koyacak, bu yağmurlu havada postaneye yürüyecek ve gönderecekti. Çıkmışken bir de ekmek alırdı. Sonra dönüp yine bu kocaman karanlık boşluğun içine düşecek, birkaç zaman böyle dolmayı bekleyecek ve taşmaya yakınken içini yine kâğıtlara dökecekti.

 

***

“Mümtaz Beye mektup gelmiş yine.”

Sabahın geceden ayrılamadığı, erken ve karanlık saatlerde boş koridorda bir ses yankılandı. Hastalar uyuyordu. Çalışanlar da uyuyor olmayı diliyorlardı muhtemelen. İnsanlar sevdiklerinin düştüğü bu hali görmemeyi tercih etmiş, belki onların acılarına ortak olmaya tahammül edememiş, belki de bir takım imkânsızlıklardan ötürü alzheimerlı yakınlarını bu bakımevine yatırmışlardı. Hüzün buraya bir sis gibi çökmüştü ve hiç kalkmamıştı.

Mektubu gönderen Mümtaz Beyin torunuydu. Doktor bundan haberdardı. Başka geleni gideni olmuyordu yaşlı adamın, yalnızca bu mektuplar vardı. Doktor, genç adamın neden gelmediğini, neden dedesiyle birlikte olmadığını uzun zamandır merak ediyor fakat kesin bir sebebe ulaşamıyor, her seferinde kendi kendine kurduğu fikirlerden biri üzerinde takılı kalıyor, sonra bir başkasına geçiyordu. Ancak en mantıklı sebep genç adamın dedesinin bu halini görmeye dayanacak güçte olmamasıydı. Kendisi bile her gün, dünyadan ve kendilerinden bihaber bu insanlarla ilgilenmekte zorluk çekerken bu durumun yakın akrabaları üzerinde nasıl bir etki yaratacağını az çok tahmin edebiliyordu. Üstelik birbirlerinden başka kimseleri olmayan bu iki insan, Mümtaz Bey ve torunu Cemil için durum çok daha zor ve üzücüydü.

Mektubu eline aldı, odasına çıktı. Cemil’den gelen diğer mektupların arkasına koydu. Bir süre evvel bu mektupları Mümtaz Beye okumaya başlamıştı. Güleç ihtiyar uykusuzluktan muzdaripti birkaç vakittir. O zamandan beri geceleri ona bu mektupları okuyordu doktor. O da bir hikâye niyetine dinliyor, uyuması da böylece kolaylaşıyordu.

Eksisine kıyasla durumu iyi değildi Mümtaz Beyin, gittikçe hafızası kötüleşiyor, eskiden tanıyıp bildiği doktorları hemşireleri unutuyordu. Diğer hastalarla da konuşmayı bırakmıştı artık, iyice içine kapanmıştı. Doktor şimdi Mümtaz Beyle görüşmeden evvel önce onu sakinleştirip kendisini tanıtmak mecburiyetinde kalıyor, ardından birlikte vakit geçiriyorlardı. Bu durum hem doktor hem de yaşlı adam için oldukça yorucu bir o kadar da meşakkatliydi.

Sanki incecik ipliklerle bağlıydı artık hayata. Ama bu bir mutsuzluk, bıkkınlık meselesi değildi. Yabancılaşmıştı Mümtaz Bey. Hayatına, kendine, geçmişine, torununa. Bu bilmeyiş, tanımayış onu hafifletiyor, yüklerinden arındırıyor ve tıpkı bir kuş gibi uçup gitmesini kolaylaştırıyordu. Her geçen gün biraz daha yitiyordu.

Doktor ise vaz geçmek istemiyordu, torunundan gelen mektupları okuyarak yaşlı adamın bünyesinde bir şeyleri harekete geçirebileceğini düşünüyor, Mümtaz Beyden alabilecek olduğu en ufak tepkiyi sabırla bekliyordu. Aklının bir köşesinde Cemille konuşmak vardı hep. Fakat ona elinde somut bir şey varken ulaşmak istiyor, bu genç ve yalnız adama dedesine dair minicik de olsa bir umut vermek istiyordu.

Yine bir akşam, Doktor, Mümtaz Beyin yanı başında oturmuş elindeki mektubu ona okurken -hatta dinleyip dinlemediğinden emin olmamasına rağmen okumaya devam ederken- gözleri uzaklara dalmış olan yaşlı adam lafa karıştı:

“Ah bu çocuk. Bu çocuk benim gençliğime benziyor.”

Doktor afalladı, Mümtaz Bey uzun zamandır konuşmuyor, ağzından tek kelime çıkmıyordu. Kafasını mektuptan kaldırıp adamın kırışıklarla dolu yüzüne baktı. Fakat umduğunu bulamadı. Mümtaz Bey her zamanki boş ifadesiyle pencereden dışarı bakıyor, hiçbir tanışlık emaresi sunmuyor, kendi gençliğine benzettiği bu yabancının hikâyesini de merak etmiyordu. Yalnızca uyumak istiyor, hiçbir şey yapmamış olmanın verdiği yorgunluğu gözlerini kapatarak silkmek istiyordu. Artık doktor da okumak istemiyordu daha fazla, o da yorulmuştu. Usulca kalktı yataktan, ses çıkarmamaya çalışarak odayı terk etti. Yaşlı adamın gözleri açıktı fakat belli ki kendisi başka dünyalara dalıp gitmişti. Boşa kürek çekmekti doktorun vicdanını rahatlatmak için yaptığı. Ne Mümtaz Bey Cemil’i hatırlayacaktı bir daha, ne de Cemil gelip dedesinin elini öpebilecekti. Mümtaz Beyin vakti, Cemil’in de cesareti yoktu. Ve doktorun da yüreği dayanmıyordu artık. O da vazgeçti, o da diğer herkes gibi pes etti. Sekreterin yanına gidip bundan sonra Cemil Yüksel’den gelen mektupların geri gönderileceğini bildirdi. Hemen ardından içini sızlatan bir başka şeyin daha üstünü karalamış gibi hissetti. Varlığını hissettirmeyi asla bırakmayacak bunca ağır yükün altında yaşamaya daha ne kadar devam edebileceğini merak etti. Dışarı çıktı. Eve yürüyecekti bu akşam. Sokak lambalarının altında gölgesinden kaçarcasına hızlı adımlarla yürüyerek ufukta kayboldu.

 

***

Dışarıda yağmur vardı. Öyle bardaktan boşanırcasına değil, sular seller ortalığı götürmüyordu. Birer ince iğne gibi düşüyordu gökten damlalar. Cemil uyandı, gözlerini kırpıştırdı, elleriyle ovaladı. Birkaç kere esnedi. Uykusuz geçen bir gece daha hasbelkader sabaha ermişti. Yataktan kalkmak istemedi, üşümeye hazır değildi. Midesine bir ağrı saplandı, uzun zamandır açlık hissetmemişti. Evde yiyecek bir şey yoktu, zaten çoğu zaman olmazdı. Fakat şimdi kalkıp dışarı çıkması ve bakkaldan ekmek alması gerekiyordu. Her taraf griydi. Bu sabah en yaşanmayacak güne uyanmış olmalıyım diye geçirdi içinden, üzerindeki yorganı bir kenara iterken. Kalktı, ayaklarını sarkıttı. Biraz da yatakta oturarak vakit geçirecekti şimdi. Uyanmak, yataktan çıkmak böyle bir tören halini alıyordu her sabah. Yavaş yavaş kalkabiliyordu ancak, kendini alıştıra alıştıra. Her seferinde, uyandığı her gün kendini yaşamaya ikna etmesi gerekiyordu. Bu yüzden mümkün olduğunca bu süreci uzatıyor, yavaşlatıyordu. Hatta çoğu zaman düşüncelere dalıp gittiği için farkında olmadan amacına ulaşıyordu.

Kalktı. Üzerine bir kazak, altına da bir pantolon geçirdi. Çaydanlığa su doldurup ocağa koydu. Su kaynayana kadar bir şeyler alıp gelecekti. Üşüyeceğini bile bile ceket giymedi. Anahtarını aldığına emin olup aşağıya indi. Burada yaşamaya başladığından beri hiç karşılaşmadığı bir manzaraydı gördüğü. Ne düşüneceğini bilemedi önce. Hayır mı şer mi bilemedi. Öyle mümkün değildi ki bu, neye yoracağını şaşırdı. Posta kutusuna yaklaşıp kapağı açtı. Titreyen elleriyle mektubu kavradı. Kalbi sanki dışarıda atıyormuş gibiydi; o kasılmayı, o ritmi şimdi bütün vücudunda hissediyordu. Mektubu eline alıp üzerini okudu. Kafasını kaldırdı, uzaklarda görülmeye değer bir şey varmışçasına ufku yokladı gözleriyle. Dişlerini sıkıyor, dudaklarını ısırıyor, yutkunuyordu. Artık mektup göndermesinin de bir mânâsı kalmamıştı anlaşılan. Geri dönmeye başlayan mektuplar kötü şeylerin habercisidir. Cemil şimdi bu kötü şeyin ne olduğunu öğrenmek istemiyordu, hatta hiçbir şey duymak istemiyordu. Cemil şimdi dünya dönmesin, zaman dursun istiyordu. Cemil şimdi hiç olmak istiyordu. Mektubu aldığı yere bıraktı. Kendini de olduğu yere bıraktı. İçinde büyüyen boşluk şimdi onu yutmak üzereydi ve Cemil buna müsaade etmek için daha uygun bir zaman olamayacağını düşündü. Hıçkırıkların onu ele geçirmesine izin verdi. Sesi ahmakıslatana karıştı, yağmurun içinde yitip gitti.

Ayşenur Özarslan

CEVAP VER