Asrın İbn-i Sina’sı Ünlü Beyin Cerrahı Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın’la Tıp ve Doktorluk Üzerine

2
4931
views

Dünyanın önde gelen beyin cerrahlarından ve literatürde kendi adına ameliyat teknikleri bulunan Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın’a değerli vakitlerinden bize ayırıp bu röportajı yaptığı için şükranlarımızı arz ediyoruz.

Fakültatif Tıpçı: Öncelikle büyük bir alçakgönüllülükle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğrencileri olarak öğrencilik hayatınızı merak ediyoruz. Öğrencilik döneminiz nasıl geçti? Nasıl bir öğrenciydiniz? Bizlere neler önerirsiniz? Bir Tıp Fakültesi öğrencisi nasıl olmalı?

İsmail Hakkı Aydın: Tıp Fakültesi öğrencisi bir kere bütün fakülte öğrencilerinin dışında, ayrı, Allah’ın seçtiği, özel öğrencilerdir. Siz, Türkiye’deki bütün lise mezunları arasından seçilmiş kaymak tabakasınız. Biraz da burnunuzun havada olması hakkınızdır. Başkaları kızsa da kızmasa da durum budur. Benim kanaatime göre Türkiye’de iki namuslu imtihan vardır: Birisi üniversiteye giriş imtihanı, ötekisi doçentlik lisan imtihanıdır. Bunlarda da şaibe olabilir ama en az şaibe olan bu iki imtihanlardır. Bunların birincisi kafa numaranızı, şapkanızın numarasını size veriyor. Bu önemli. Burada bilen geçiyor. Bilmeyen geçebiliyor mu? Bilmeyen de kazanabilir; ama çok azdır. Bilenin kazanamaması da daha azdır. Onun için siz bir kaymak tabakasınız. Bir yerde kendinizin değerini düşürmeyin. Bu bir. İki: Mekteb-i Tıbbiye, Mekteb-i Mülkiye, Mekteb-i Harbiye ve Mühendishane-i Devleti Ali Osmani. Bu dört fakülte, eskiden beri, tarih boyunca devlet yönetiminde, devletin ve milletin “istikbal ve istiklalini” kontrol etmede, planlamada, yönlendirmede etkili olan dört branştır. Bunların arasında da rekabet vardır. Hepsi Mekteb-i Tıbbiye’ye karşı bir reaksiyon içerisindedir. Onun için son zamanlarda çıkarılan kanunlar, nizamnameler, yönetmelikler, tüzükler de hekimlerin aleyhine çıkmaktadır. Dünyadaki komünist hareketler, milliyetçilik hareketleri, sosyal aktiviteler ve sosyal akımların başında hep hekimler gelmiştir. Şairler, edebiyatçılar, Servet-i Fünun’cular, Fecr-i Ati’ciler hepsinin başında hekimler gelmiştir. Bunu kabul etmek lazım. Tabi ki, Tıp öğrencisi yoğun bir eğitimden geçmektedir. 6-7 yıllık bir eğitim ve sabah 8’de başlayıp, akşam 5-6’ya kadar devam eden yoğun bir eğitim. Bilgi bombardımanı içerisinde oluşan beyinler… Sonra kullanmış olduğun bilginin insana aktarılmasını gerçekleştiriyorsun. Hekimliğin bir başka yönü var. Bütün bilim dallarından farklı olarak, başka bir bakış açısından baktığınızda Allah’ın bir lütfu olarak da görmelisiniz. Niye? Şimdi; astronotları düşün, yıldızlara bakarlar, onların hareketlerini incelerler, milyonlarca ışık yılı uzaktaki yıldızları görürler. Onlara dokunabilirler mi? Dokunamazlar. Peki; fizikçiler, atom fizikçileri var, katı hal fizikçileri var, nükleer fizikçiler var, Newton fiziği var. Ne yaparlar? Atomu görürler, elektronları görürler, çekirdeğini görürler. Dokunabilirler mi onlara? Dokunamazlar. Sadece hayal ederler. Peki; genetikçiler var, moleküler biyologlar var, çok modern bilimdir. Peki; kromozomları görebilirler mi? Sadece birtakım gölgelerin bilgisayar ekranına yansıdığı şekillere göre, hayali bir imaj çizerler beyinlerinde. Ama hekim, Allah’ın yarattığı en yüce varlığa dokunur. Hisseder. Onla iletişim kurar. Onun için böyle bir ayrıcalığı vardır. Tarih boyunca böyleydi. Bugün de Afrika’nın bazı bölgelerinde, “Hekim, Allah’ın yerdeki temsilcisi” olarak görülür. Hatta Tanrı olarak görülür. Allah’ın gölgesi olarak kabul edilir. Tarih boyunca da öyle olmuştur. Çünkü başka bir insanın senin vücudunun bir yerine dokunmasına müsaade etmezsin. Mahremiyet yönünden müsaade etmezsin, hak olarak müsaade etmezsin. Ama sana gelir, en gizli sırlarını sana açar. Karı, kocasından; koca, karısından gizlediği sırlarını gelip sana açar. Allah’la insan arasındaki sır nasıl sır kalırsa, bir tohumu toprağa gömersen neşvi nema olur, açıkta kalırsa kargalar yer onu. O sırrı sana verir. Burada hekim nasıl oluyor? Toprak gibi oluyor. Toprak gibi mümbit, toprak gibi sır saklayan oluyor. Onu aslında sana veriyor. Bunun yanında sen onun kanını alıyorsun, idrar sondası takıyorsun, ameliyat ediyorsun. Sonra sana diyor ki: “Doktor Hanım, teşekkür ederim. Allah razı olsun.” Başkasının saçının bir telini koparsan gider seni mahkemeye verir. Neden? Çünkü Tanrısal bir meslektir.

Benim durumuma gelince, ben beş yaşında beyin cerrahı olmaya karar verdim. Benim babam o zaman Akçaabat’ta müftüydü, yaşım tutmadığı için beni ortaokula almadılar. Köyde okula yazdırdılar. Orada 5 yaşında okula gittim; fakat okuyor yazıyordum. Köydeki okulda; birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci sınıflar aynı sınıf içerisinde okurduk biz. Bir sıra birinci, ikinci sıra ikinci sınıf, üçüncü, dördüncü ve beşinci sınıf aynı sınıf içinde okurduk. İki hocamız vardı: Murat Özdemir ve karısı Melahat Özdemir. Murat Özdemir de geliyor bize aynı anda ders anlatıyor. Birinci sınıfa diyelim bir şey anlatıyor, ikinci sınıfa anlatıyor, üçüncü sınıfa anlatıyor. Beşinci sınıflara bir soru sordu. Kimse bilemedi, ben de her soruya parmak kaldırıyordum. Ben biliyorum dedim. Kalk dedi, ben de kalktım tahtaya soruyu cevaplandırdım. Dedi ki: “İsmail Hakkı, kalk bakayım oradan, sen niye orada oturuyorsun, gel 5. sınıflarla otur.” dedi. Çok sevdim hocayı tabi o zaman. Sonra hocanın başı ağırdı. Doktora gitti, baktılar ettiler. İstanbul’a, Ankara’ya gitti o zaman. Dediler ki beyninde ur var. O zamanda Türkiye’de beyin ameliyatı yapacak beyin cerrahı yok. Yani pür beyin cerrahı yok. Ben de üzülüyorum. Ben de dedim ki: “Ben beyin cerrahı olacağım.” Doktor olmanın gerekli olduğunu bilmeden, beyin cerrahı olacağım dedim. Murat Hoca hastalandı ya. Böyle beyin cerrahı olmaya karar verdim. Sonra Trabzon’da ortaokulda okurken, Akademi Kitabevi vardı Uzun Sokak’ta. Orada bir çocuk gördüm, gözlüklü bir çocuk. Dediler ki: “Asistandır üniversitede.” O zaman yeni açıldı üniversite. “Asistan ne demek?” dedim. Dediler ki: “Profesör olacak.” “Ben de profesör olacağım.” dedim. Böyle derken kitaplarımın defterlerimin üstüne Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın yazmaya başladım daha ortaokulda. Ortaokul, lise böyle geçti. Üniversiteye başladığımızda herkes: “Ben kadın doğumcu olacağım.”, “Ben cildiyeci olacağım.” derken, ben: “Beyin Cerrahı olacağım diyordum.” O zaman daha kürsü olarak bile Beyin Cerrahisi yoktu. Arkadaşlar bana derdiler ki: “O nereden çıkıyor?” Böyle bir serüven oldu. O şekilde Beyin Cerrahisi’ni seçtik. Fakültede de ben tembel bir talebe miydim acaba?

FT: Hiç zannetmiyorum.

İHA: Eh işte fena değildik. Kayıpsız mezun oldum tabi ki. Fakülteyi birincilikle bitirmiştim zaten. Her sınıf öyleydi. Tahsil hayatım boyunca ben hiç zayıf almadım.

FT: Tıp Fakültesi eğitimi zor bir eğitim.

İHA: Yoo, öyle bir şey yok. Çok basit şimdi.

FT: Siz aynı zamanda benim bildiğim kadarıyla dört dil biliyorsunuz. Aynı zamanda ilahiyat konusunda  büyük bir bilgi birikiminiz var. Aynı zamanda müzikle ilgileniyorsunuz. Tıp okurken bu kadar çok yönlü olmayı nasıl başardınız?

İHA: Şimdi şöyle söyleyeyim ben sana, bir kere ben Tıp Fakültesi’nde okurken, tıp talebesiyken, tabi ki bunlara ilgim vardı ama bunlara çok fazla zaman ayırmıyordum. Derse odaklanırdım. Bütün ders hocanın ağzından ne çıkarsa yazardım. Tıp öğrencisi kitabını kendi yazar. Benim bütün notlarım dolma kalemle tutulmuştur. Defterlerim hala durur. Tabi bunlar duruyor da ortaokuldakiler durmuyor mu? Onlar da duruyor tabii, böyle bir huyum vardır benim. Hiçbir zaman derse gitmediğim olmamıştır. Bir kere en önde otururdum, ilk önce sınıfa giderdim, yerim belliydi, bir yerde oturdum mu orda başkası oturamazdı. Hocalara çok soru sorardım, bazen hocalar bezerdi benden. Mesela derlerdi ki “İsmail Hakkı gel o zaman dersi sen anlat.” Anlatmışlığım da olmuştur. Bir kez Farmakoloji’de DNA’yı alkalize eden ilaçları anlatırken Allah rahmet eylesin Profesör Doktor Hasan Gacar’a bir ilacın açık kimyasal formülünü sordum, tabii hoca kızdı çünkü formül onun alanı değil, “Gel o zaman kendin anlat.” dedi bana, ben de çıktım anlattım dersi. O da böyle baktı bana gülümseyerek. Yani dersi mutlaka hocadan dinlerdim, stajda da bu böyleydi. Ağzından ne çıkarsa yazardım, hatta stajlarda yanımda küçük defterler taşırdım fakat fakültede hep büyük defterlerim olmuştur. Onları çift dolma kalemle doldurmuşumdur. Bir tanesi kartuşlu, bir tanesi mürekkepliydi. Mürekkep biterse devam ederim diye not tutardım ve bütün arkadaşlar bizim defterlere müracaat ederlerdi. Devamsızlığım asla olmazdı, bu önemlidir. Yani tüm tahsil hayatım boyunca devamsızlığım iki üç günü geçmez, çok acil bir durum olmadığı müddetçe dersi dinlerdim ve mutlaka o gün dersi hatmetmem lazımdı, yani yarına bırakayım yapmazdım. Tabii bu arada müzikle de ilgileniyordum, hatla da ilgileniyordum, edebiyatla da ilgileniyordum, hepsi vardı, doğru. Teolojiyle, dinle de ilgileniyordum ama birinci plandaki şey kendi derslerimdi. Derslerimi hazmetmedikçe diğerlerine zaman ayırmazdım, ta ki beyin cerrahisinde doçent oluncaya kadar bu aktivitelerimi basım aşamasına getirmedim. Rahatlamak, dinlenmek amacıyla kullandım; bir kitap okurdum yorulmazsam bir diğerine geçerdim. Yazardım, çizerdim ama Tübitak ödülümü aldıktan sonra ilk kitabımı yayınladım, Suz-i Dilara, sonra diğerleri arka arkaya geldi. 11. kitabım da bir hafta önce yayınlandı ama dediğim gibi beyin cerrahisinde kendi tabirimle dünya çapında armatörlüğümü ilan etmedikçe yayınlamadım. Ne zaman ki kafama koymuş olduğum hedeflerime ulaştım, sonra yayınlamaya başladım. 11. kitabım yayınlandı fakat 12, 13 de gelecek inşallah.

FT: Almış olduğunuz Tübitak ödülü hakkında bilgi verir misiniz? Tübitak ödülü nedir, nasıl alınır? Çalışma süreciniz nasıldı? Bu da hedefleriniz arasında var mıydı?

İHA: Hedeflerim arasında vardı tabi ki. Ben kıskanç bir adamım. Kıskançtan kasıt şu, yani haset değil gıpta; onda var bende de olsun. Bende yok onda da olmasın değil, bu hasettir. Gıpta onda var, bende yok; bende de olsun. Tübitak ödülünü ilk alan beyin cerrahı bundan bir ay önce vefat eden Prof. Dr. Yücel Kanpolat, 1981’de almıştı diye hatırlıyorum. Eski Tüba başkanıydı, Ankara Üniversitesi’nde. O almıştı ve onu kıskanmıştım, hatta kendisine de söylemiştim ben de alacağım diye. Benim ödülüm beyindeki bir damar tıkanıklığında geliştirilebilir bir ameliyat yöntemidir. Yani Allah rahmet etsin ilk alan Yücel Kanpolat ikinci ise bendim beyin cerrahisi alanında. Onun da geliştirdiği ameliyat yöntemleri vardı.

FT:  Artık TUS’ta cerrahi puanları düştü, bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

İHA: Tercih edilmiyor çünkü tıp talebeleri doktorlar zeki çocuklardır. Böyle kalkıp da 10 saat 5 saat ameliyatlara girip de kan ter içinde kaldıktan sonra ne idüğü belirsiz bir adamın mahkemeye vermesiyle mahkemede uğraşacağına cildiye gibi riski az olan branşları tercih etmesi de tabi ki bir akıl işidir; ama 10 yıl sonra bu insanlar büyük ameliyat yapacak cerrah bulamayacaklardır. Son üç TUS’ta beyin cerrahisi, kalp cerrahisi, kadın doğum ve ortopediyi ilk 10’dan hiç kimse tercih etmemiştir. TUS’ta en yüksek puan alan ilk 10’dan hiç kimse bu bölümleri tercih etmemiştir. Eskiden bu branşları en çalışkanlar isterdi. Fakat şimdi maalesef kalkıp da riskli branşları kimse tercih etmiyor. İki de bir mahkemeye verirsen doktoru. Daha sonra performans denen dengesiz düzenleme de bunu etkilemektedir. Tabii sonuçta o da bakıyor ki hastaya çok fazla teması olmayan, performansı yüksek branşlar varken neden gelsin beyin cerrahisi gibi, kadın doğum, kalp cerrahisi işte ortopedi gibi riskli ve ağır branşları tercih etsin? Doğru değil ama bu millet on yıl sonra maalesef hastasını tedavi ettirecek, ameliyat ettirecek cerrah bulamayacaktır.

FT: Mahkemelik olan hastanız oldu mu?

İHA: Benimle mi ilgili?

FT: Evet sizinle?

İHA: Hayır. Yani benim hastayı kötü ameliyat etti, hastamı öldürdü diye şikayet eden hiçbir hastam olmadı. Ama bu niye olmadı? Allah yardım etmiştir herhalde yani Allaha şükür bu hususta. Tabii şu var, iyi cerrah hangi hastayı ameliyat edeceğini bilen cerrah değil, hangi hastayı etmeyeceğini bilen cerrahtır. Doktor hastaya mahkum, hasta tıbba mahkum, tıp endüstriye mahkum, endüstri teknolojiye mahkum, teknoloji kapitalizme mahkum, kapitalizm de ölüme mahkum.

FT: Önceden en çalışkan öğrencileri cerrahiye alıyorlarmış. Hala öyle mi?

İHA: Yok hayır şimdi öyle değil. Niye olsun ki? Manyak derecesinde seversen o branşı yine tercih edersin ama bu risk içerisinde çalışmaz insan. Mesela adama bir buçuk milyon tazminat davası açılıyor. Adam yapmaz ki ameliyat. Niye yapsın ki?

FT: Cerrahinin yetenekle alakalı bir şey olduğunu düşünüyor musunuz?

İHA: Tâbi ki. Hekimler eskiden üçe ayrılırlardı: Göz hekimleri, cerrahlar ve tabipler yani dahili branşlar. Tâbi ki cerrahi maharet ister. Ayrıca, dolma şeklinde parmakları olan bir adamın cerrah olmasıyla kalem gibi parmakları olan bir adamın cerrah olması farklı tâbi ki. Yani bunu da düşünmek lazım. Eskiden biz boyuna, posuna, yemek yemesine, oturup kalkmasına bakardık. Kabiliyet gerektirir tâbi.

Elimi Kana Bulamak İstiyorum: http://www.medimagazin.com.tr/authors/ismail-hakki-aydIn/tr-elimi-kana-bulamak-istiyorum-72-87-3111.html

Birisinin horozunu kesmiştim. Maçka’da bir komşumuz Gülfem teyze, bir gün dedi bana: “İsmail Hakkı bizim tavuk iğne yuttu. Onu çıkarabilir misin?” Getir dedim tavuğu tut bakayım, asistan olarak kullandım. Tutturdum tavuğu kestim jiletle. İğneyi buldum, boşalttım taşları falan da kursağından. Çıkardım iğneyi, diktim orayı, iyileşti. Kadıncağız benim ilk ameliyatımı o zaman yaptırmıştı.

FT: Hocam, şimdi ameliyat yapmayı net olarak bıraktınız mı?

İHA: Yok hayır bırakmadım.

FT: Ama eskisi kadar yoğun değil.

İHA: Tâbi.

TF: Peki ben tâbi ki bilmiyorum ama duyduğum kadarıyla cerrahların kan görme aşkı varmış.

İHA: Var var. Hatta bazı adamları kesmek istiyorum. O şöyledir esasında, bu bir alışkanlıktır. Ama insan hayatında belirli bir aşamadan sonra tarihe merak sarar. İşte o zaman senin de az önce bahsettiğin gibi müziktir, edebiyattır, teolojidir şudur budur onlar sana kucak açar. Ancak bu aralarda tâbi mesleğimle alakalı konferanslar veriyorum. Yine ameliyatlar yapıyorum. Dersler veriyorum. Tâbi eskisi kadar yoğun değil ama o gene devam eder. Mezarda biter o iş. Mezara kadar devam eder.

FT: Sağlık çalışanlarına yönelik şiddetle ilgili söylemek istediğiniz şeyler var mı?

İHA: Temelinde doktorlara yönelik bir düşmanlık olması körüklüyor şiddeti. Hekim haksız her zaman. Her seferinde hekimi haksız gösteriyorlar. Adam karısını bıçaklıyor. Hastaneye getiriyor. Karısı öldüğünde doktor geç kaldı bahanesiyle mahkemeye veriyor doktoru. Ya da adam sarhoş, otobanda ters yola giriyor. Kaza yapıyor, kafa bir yana bacak bir yana. Sonra ölünce doktor mahkemeye veriliyor, hatalı çünkü. Hiç mi onun suçu yok? Yani öyle bir hale geldik ki bütün hastalıkların, mide kanamasının, beyin kanamasının, çocuğu olmayan kadının, ateşi çıkan çocuğun, kanserlerin, trafik kazalarının, hatta terör olaylarının, hatta enflasyonun bile sebebi neredeyse doktorlar. Öyle bir algı yaratıldı ki toplumda hekimler haksız, hekim düşman. Yok efendim şöyle yaptı böyle oldu, yok bana gülmedi, yok geç geldi, yok bana hoşgeldin demedi, yok elimi sıkmadı, yok ters baktı, yok kafasını kaldırmadı. Niye? Çünkü toplumu doktora öyle bir düşman yaptılar ki vatandaş muayeneye giderken cebine şikayet dilekçesini koyup öyle gidiyor. Sonra doktor sana güler yüzlü gelir mi? Ama şu var hekimlik mesleği ölmeyen bir meslektir. Dünyada 3 tane ölmeyecek meslek vardır: Birincisi gıdayla alakalı meslekler, insanlar yiyecek. İkincisi barınma, inşaat, ev lazım. Üçüncüsü, hasta olacak, doktor lazım. Gıda, sağlık ve barınma. Bunlar ölmez mesleklerdir. Bu nedenle toplumda da doktorlara karşı bir kıskançlık, bir haset duygusu vardır. “Doktor efendi, doktor efendi” derken bile bir aşağılama vardır. Adam geliyor, kaymakam, gecenin bilmem hangi saatinde, nöbetçi doktor hanımın saçından tutup sürüklüyor. Doktor: “Ben acilde nöbetçiyim gelemem.” diyor.  Kaymakam gel, diyor sen yapacaksın. Doktor hemşireyi göndermek istiyor. Kaymakam yine olmaz sen geleceksin diyor. Niye? Adamda aşağılık kompleksi var çünkü. Doktor oradan ayrılamaz, şayet ayrılırsa bu defa da nöbette görev yerinden ayrıldığı için soruşturma açacaklar. Bir de öyle bir şey var. Acili terk edemezsin. Veya vali bu doktorlar neden çok para alıyor diyor. Aşağılık kompleksi. Ya da mesela biri çıkıp bu doktorlar ölmeyi hakkediyor diyor.

Ah Bu Doktorlar: http://www.medimagazin.com.tr/authors/ismail-hakki-aydIn/tr-ah-bu-doktorlar-72-87-1850.html

Doktor Ayağa Kalk: http://www.medimagazin.net/authors/ismail-hakki-aydIn/tr-doktor-ayaga-kalk-72-87-2042.html

FT: Hocam peki, Türkiye’de doktorluğa olan bu tarz tutumlardan dolayı, Tıp Fakültesi öğrencilerine yurtdışında uzmanlık yapmayı önerir misiniz?

İHA: Hayır. Savaşacaksın. Bilginle, irfanınla, ilminle. Kaçmak yok. Mücadeleyi bırakmak yok.

FT: Geçmişte aslında iç içe olan psikoloji ve beyin cerrahisinin şu anda ayrı dallar olmasının sebebi ne? Depresyon gibi psikiyatrik hastalıkların cerrahi yöntemlerle tedavi edilmesine yönelik çalışmalar var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

İHA: Tâbi var. Bir kere beyin cerrahisinin branş olması Amerika’ da bile 1940’lı yıllara tekabül ediyor. Evet, bizim aslımız genel cerrahidir. Yani eskiden genel cerrahi ihtisası üzerine ihtisas yapılırdı, kurs görülürdü, bir takım ameliyatlar yapılırdı. Mesela benim hocamın da ameliyatını yapan bir genel cerrah. Bir müddet Amerika’da kurs görüyor, beyin cerrahi ameliyatlarını yapıyor. Prof. Dr. Feyyaz Berkay benimde İstanbul’da hocam olmuştur. O genel cerrahtır, üzerine Amerika’da beyin cerrahisi yaptı. Mesela o zaman klinikte genel cerrah meme ameliyatı da yapardı, apandis de yapardı, fıtık da, beyin tümörü de yapardı. 1970’li yıllarda beyin cerrahisi klinik, kürsü, branş haline geldi ve pür beyin cerrahisi olarak ayrıldı. Tıp fakültesinden mezun olanlar direkt Beyin Cerrahisi’ne girmeye başladılar. Mesela o zaman kardiyoloji falan dahili branş değillerdi. Dahiliyenin içindeydiler. Onlar da ayrıldı derken, beyin cerrahisinde de özellikle 1980’li, 90’lı yılların sonlarına doğru branşlaşma başladı. Bu resmi anlamda değil ama öyle oluyor ki ben serebrovasküler hastalıklara daha fazla ilgi gösteriyorum, o alanda daha çok çalışıyorum. Öteki spinal cerrahiyi daha çok sevip o alanda daha çok ameliyat yapıyor. Bir başkası, pediatrik nöroşirurji ile ilgileniyor derken gayri resmi bir branşlaşma başlamış oldu. Bunu ilk başlatanlardan biri de benim Türkiye’de. Burada 1984 yılında Türkiye’de ilk mikronörovasküler cerrahi araştırma laboratuvarını ben kurdum. Hatta kendi aletlerimle kurmuştum. Sonra orada tezler yazdırmaya başladım. Asistanlarımdan bir tanesini skull base’ e yönlendirdim. İki tanesini spinal cerrahiye, birini pediatrik nöroşirurjiye yönlendirdim. Bu arkadaşlar profesör şu anda. Türkiye’de YÖK’ten geçirilerek pediatrik nöroşirurji bilim dalını kuranlardan biriyim. İlki İzmir Ege Üniversitesi’nde, sonra Gazi, daha sonra Marmara’da kuruldu. Bunların ardından da biz kurduk. Pediatrik nöroşirurji ya da skull base nöroşirurji diye bir branş yok. Beyin cerrahisi içinde çalışma grupları tarzında başlayıp sonra bilim dalı oldu ama yine nöroşirurjinin içinde. Buna gerek var mıydı? Genel nöroşirurjinin içerisinde akademik anlamda buna tabii ki gerek vardı; çünkü insanlar tüm nöroşirurji alanlarını sevmeyebiliyor. Mesela ben spinal cerrahiyi çok fazla sevmem, bu “yapamam” demek olmuyor tabii ki ama daha çok vasküler alanda araştırmalarım var. Yani mikronörovasküler cerrahi üzerine araştırmalarım nispeten daha fazla. Örneğin benim makalelerimin içinde evet disklerle, bel fıtıklarıyla ilgili de makaleler vardır ancak çoğunluğu serebrovasküler cerrahi üzerinedir. Dolayısıyla bu branşlaşma bilim insanlarına ayrı bir yol çizmek açısından önemlidir.

FT: Değerli vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Hazırlayan: Eda Gül Karaca

 

2 YORUMLAR

  1. Keşke böyle hocalarla (özeliklle ileride yapmak istedigim bir görev beyin cerrahı) olan reportajlarda bizimde soru sorma şansımız olaydı
    Emeğinize sağlık severek takip ediyorum sizleri 🙂

CEVAP VER