Bir Kurtuluş Gazisi

0
290
views

Merkeze uzak bir köyde derme çatma bir evde oturur, küçük bahçesini ekip biçerek kıt kanaat geçinirdi. Bilmezdi adını kimse. “Hacı” derlerdi ona. Köylünün onun hakkındaki bilgisi söylentiden öteye geçemezdi. Kimisi onun için “bir veli” derdi, kimine göre de acınacak bir deliydi. Bunun dışında da kimileri Kurtuluş Savaşı’nda şanlı bir bin başı olduğunu söylerdi, kimileri de Hacı’nın bir İngiliz casusu olduğunu fısıldardı etrafa. Öte yandan Hacı’nın ne zamandan beri bu köyde oturduğunu bilen yoktu.

Aslında Hacı Kurtuluş Savaşı’nda yüzbaşı olarak çarpışmış, doksanına merdiven dayamış bir çınardı. Bu ev ise atadan kalma bir yadigardı. Köy de bu evin etrafına kurulmuştu otuz sene önce. Yani ev köyün tam ortasındaydı. Köylü bir yeri tarif edecek oldu mu “Hacı’nın evinin hemen arkası, Hacı’nın evini gördün mü sağa sap.” gibi ifadelerle burayı merkez alırdı.

Kahvede falan görünmezdi Hacı. Köylü onu namazdan namaza camide görürdü bir tek. Namazı da doğru kılmazdı köylüye göre. Birisi uyarmaya kalktı mı da tek kelime etmeden çıkar giderdi Hacı.

Her sabah güneş doğmadan (sabah namazını kıldıktan hemen sonra) ana yola çıkardı Hacı. Bir süre yolu süzer sonra da koca çınarın gölgesine oturup çıkınındaki azığını yerdi. Köylünün kimisi birkaç kere Hacı’nın bu bekleyişine tanık olmuştu. Bu durum köyde yayılınca kimileri bunu Hacı’nın beklediği bir oğlu olduğuna kimileri de bazı günler İngilizlerle buluşup haber sızdırdığına yorumladı bunu.

Bugün de sıradan bir gündü Hacı için. Her zamanki gibi ana yola çıktı. İleriyi, gün geçtikçe zayıflayan gözleriyle iyice bir süzdü. Ne bir toz bulutu görebildi ne de ufacık olsun bir karaltı. Bunun üzerine yolun kenarındaki çınarın altına oturdu ve sırtını ağaca verdi. Sonra da heybesini açtı azığını yemeğe koyuldu. Acaba bugün gelecek miydi, yoksa bir gün daha mı bekletecekti? Olsundu, ömrü oldukça beklerdi, bekleyecekti. Yemeğini bitirdikten sonra bir ağırlık çöktü üstüne, çimen kokusu taşıyan hafif bir meltem yorgun saçlarının arasında yitip gitti. Koca çınara iyice yaslandı ve uyuklamaya başladı.

Şimdi yeniden Büyük Taarruz ’da Yunan ile karşı karşıyaydı. Yurdun ırzına, namusuna, bekasına göz dikmiş Yunan ile. Bulutlar güzel İzmir’in matemini yansıtırcasına boğuktu. Türk askeri siperlerinde sabırla beklerken Yunanlılar ise endişeliydiler, burada ne işleri olduğunu sorgulamaya başlamışlardı artık. Güneş başını tepelerin ardından biraz çıkarmıştı ki Türk askerinin beklediği işaret geldi. Yaydan boşanan ok misali fırladılar hedefe. Hacı da birliğini taarruza kaldırmıştı. Askerlerinin önünde var gücüyle koşuyor, onları cesaretlendirmekten de geri durmuyordu. “Haydi yiğitlerim ha gayret Allah rızası için, tuz hakkı için, ekmek hakkı için vurun.”

Çok geçmeden Yunanlıların mitralyözleri kan kusmaya başladı Mehmetçiğin üstüne. Yunanlıların hain mermilerini göğsünde söndürüyordu kahraman Mehmet. Yunan mevzilerine çok yaklaşmışlardı. Tam da bu sırada Hacı’nın sol omzunu bir kurşun delip geçti. Önce duraklar gibi oldu Hacı ama yavaşlasa da bırakmadı koşmayı. Çok geçmeden bir mermi de son bacağına saplandı. İşte o zaman düşündüğünden daha çabuk yitirdi dengesini ve bir top mermisinin açtığı çukura yuvarlandı. Doğrulmak istedi ama olmadı. Balçık kıvamındaki çamur çırpındıkça içine çekiyordu onu. Elli sene olmuştu o çukura düşeli ama her gün rüyada tekrar tekrar yuvarlanırdı o çukura Hacı.

Hacı, uyanır gibi oldu bir an fakat yaşlı bedeni fazla dayanamadı havanın yumuşak rehavetine ve tekrar içi geçiverdi.

Herhalde Büyük Taarruz’dan üç dört ay kadar sonraydı. Yunan “aşılamaz” denilen mevzilerden sökülüp atılmış, Anadolu bayram yerine dönmüştü. Hacı ise o kadar aradan sonra tekrar köyüne varmıştı. Evine doğru her adım atışta heyecanı katlanıyor, hasreti katmerleşiyordu. Evinin kapısının önüne geldiğinde bir süre durdu, hasret dolu gözlerle bahçesini süzdü. Sonra da büyük bir heyecanın kıvamlandırdığı mutlulukla kapıyı çaldı. Bir kadın çıktı karşısına. Ama bu Selma değildi. Bu kadar değişemezdi ki o. Tereddütlü ve kırgın bir sesle “Ben Selma’ya bakmıştım.” dedi. “Onlar buradan göçeli çok oldu.” diyerek yanıtladı kadın onu. Hacı devam etti sormaya

– Peki neden?

– Hiç sorma efendi. Kocası seferbelik zamanı askere gidince bir süre kıt kanaat geçindiler kızıyla ama sonra büsbütün perişan oldular. Öyle ki kızını doyuramaz oldu gariban. Önce evde ne var ne yok birer ikişer satmaya başladı. En son evi bana sattı gitti kızcağız. Zaten kocasından da ümidi kesmişti. Allah yardımcısı olsun.

– Peki nereye gittiler bacım, haberin var mı?

– Kızcağız şehre gidip çalışacağını söylüyordu. Dediğine göre çok iş varmış şehirde. Allah vere de şehir bu garibanı yutmaya.

– Tamam sağ ol bacım. dedi ve yıllardır gözünde tüten avludan dışarı çıktı. Yolun kenarındaki ağacın dibine çömeldi ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Hacı gözlerini araladı. Vakit öğleye yaklaşmıştı. Ezanın eli kulağında olmalıydı. Tam yerinden doğruluyordu ki ileride bir toz bulutu belirdi. Gelenler hanımı ve kızı olabilir miydi? Belki hanımıyla bu dünyada bir daha görüşmek kısmet olmazdı. Olsundu, o zaman da kızıyla avunurdu. Senelerdir onun geleceğine dair bir his vardı içinde, mutlaka gelecekti. Toz bulutu yaklaşınca üç dört otomobil beliriverdi, otomobilin içindekileri seçmeye çalıştı mahmur gözleriyle. Galiba bunlar beklediği kişiler değildi. Ümidi biraz daha azalmış ama tükenmemiş bir şekilde köye doğru yürümeye başladı Hacı. Kızını düşünüyordu yürürken. Onu kucağına ilk aldığı an geldi aklına. Buruk bir şekilde gülümsedi, gözlerinden birkaç damla ayrıldı. Bu arada toz bulutu yaklaştı ve Hacı’nın az ilerisinde durdu. Bu üç dört arabalık bir konvoydu. Öndeki arabadan bir genç indi ve Hacı’nın yanına geldi.

– Selamünaleyküm bey baba.

– Aleykümselam. Buyur oğul ne istedin?

– Buralarda bir Kurtuluş Savaşı Gazisi yaşarmış, tanır mısın bey baba?

-…

– Adı Emre, babasının adı Hasan.

-…

– Mahalleli bir de lakap takmış. “Hoca” mı, “İmam” mı, onun gibi bir şey derlermiş.

– “Hacı” olmasın.

– Evet evet, “Hacı” derlermiş bey baba. Evini bilir misin Hacı’nın?

– Bilirim bilmesine de ne yapmaya arıyorsunuz onu?

– Şu öndeki arabada vali bey oturuyor baba. Gaziyi ziyaret edecekmiş, hediyeler verecekmiş ona. Hatta Allah seni inandırsın maaş bile bağlatacakmış.

– Peki, arkadaki arabalar?

– Onların birinde valinin korumaları ötekinde de gazeteciler var.

– Eee, gazeteciler ne yapmaya gelmişler?

– Onlar da gazinin boy boy fotoğraflarını çekip gazetelerde yayınlayacaklarmış, bey baba.

Hacı durakladı. O; ödüller için, meşhur olmak için, millet “kahraman, yiğit” desin diye savaşmamıştı ki. Ezan-ı Muhammediye susmasın diye savaşmıştı, Allah’ın rızasını kazanmak için savaşmıştı o.

– Hayırdır bey baba daldın.

-…

– Valiyi bekletmeyelim bey baba, sen gazinin yerini tarif ediver de gidelim.

– Peki evlat lakin gazi biraz huysuzdur. İsterse reis-i cumhur olsun davetsiz misafiri hiç sevmez. İyisi mi siz burada azıcık bekleyin ben de gidip gaziye haber vereyim, hem evi biraz olsun toplamasına da yardım ederim.

– Peki bey baba ben vali beye bir sorayım, uygun bulur mu? dedi ve arabanın yanına gitti genç adam. Durumu valiye anlattı. Vali de durumu çaresiz kabul etti, bu kadar gazetecinin yanında tatsızlık çıksın istemiyordu.

Bunun üzerine hızlı adımlarla evinin yolunu tuttu Hacı. Eve girince hemen tapuyu bulup cebine sokuşturdu. Birkaç parça eşyasını da bir bohçaya koyduktan sonra dışarı çıktı, doğruca kahveye gitti. Hacı kahveye adımını atar atmaz bütün gürültü aniden kesildi, bütün gözler Hacı’ya çevrildi. Onu ilk defa görüyorlardı kahvede. Bu şaşkın kalabalığı fazla bekletmedi Hacı. Boğazını temizleyip konuşmaya başladı.

– Kardeşlerim hakkınızı helal edin, ben gidiyorum, buraya da benim evceğizi tapusuyla satmaya geldim.

Kahvede bir uğultu oluştu. Çok geçmeden de kendine makul bir fiyata alıcı buldu Hacı. Bir de vekâletname yazdıktan sonra geldiği gibi sesiz ve hızlı adımlarla kahveden çıktı. Elinde bohçasıyla araba konvoyunun yanına geldi ve genç adama köşkü bir güzel tarif etti. Tariften sonra vali bu sevecen ihtiyara takılmadan edemedi.

– Hayırdır baba elindeki bu bohça ne, nereye böyle?

Hacı, bu soruya şöyle bir tebessüm ettikten sonra

– Allah nereye nasip ederse… dedi. Bu muğlak cevaptan sonra konvoy hareket etti. Hacı ise elinde bohçası, kalan ömrünü geçireceği ve her gün kızını ve hanımını bekleyeceği yeni bir köye doğru yürüyordu. Ama kızının konvoydaki gazetecilerden biri olduğunu nereden bilecekti ki?

Hacı, köyden gittikten sonra kimi köylü onun yeni bir görev almak için İngiltere’ye gittiğini iddia etti kimileri de böyle bir velinin köyü terk etmesini yakın bir musibete yorup köyden taşındı.

M. Emin Taşer

CEVAP VER