BİR YERYÜZÜ DOKTORU TALHA KARADOĞAN RÖPORTAJI

0
6098
views

FT: Öncelikle röportajımızı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Röportajımıza sizi tanıyarak başlayalım.
TK:1992 yılında İzmir’de doğdum. İlk ve ortaokulu Erzincan’da okudum. 2006’da Erzincan Fen Lisesi’ne başladım. 2010’da liseyi bitirip İstanbul Tıp Fakültesi’ne (Çapa Tıp) girdim. 2016’da ise fakültemden mezun olup Sağlık Bakanlığı’nın mecburi hizmet kurasıyla Erzincan Toplum Sağlığı Merkezi’ne atandım. 2,5 aydır da bu kurumda çalışıyorum.
FT: İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde okudunuz ve 6 yıl kadar İstanbul’da yaşadınız. Şimdi ülkemizin doğusunda hekimlik yapmak size nasıl hissettiriyor? Bu durumun hayatınıza getirisi ya da götürüleri nelerdir?
TK: Şöyle ki, İstanbul’da okumak ve İstanbul’u yaşamak insanın hem ufkunu açıyor hem de ciddi manada hayat tecrübesi katıyor. Her çeşit insanla, her fikirle karşılaşıyorsunuz. İstanbul’u, sadece dersten eve veya yurda gitgeller ile geçirmediyseniz bu kazanımlarla üniversiteyi bitirebiliyorsunuz. Evet, 6 senenin sonunda mecburi hizmetim için Erzincan’dayım; şuan için gayet memnunum. Çünkü yıllar süren çok ciddi bir koşuşturmanın içerisinden bir anda sakin bir hayatın içerisine düştüm. Bu durum zaman zaman o hareketli yaşantıyı özlememe neden olsa da genellikle dinlenmek, ailem ve arkadaşlarımla vakit geçirmek için daha geniş bir zamanımın olması mutmain olduğum bir durum. Çıktığımız görevlendirmelerde buranın kırsal bölgelerinde birçok yeri de görme şansım oldu, 1 ay boyunca. Bunun yanı sıra, sonbahar eşliğinde doğanın eşsiz görüntüsüne ve kış manzaralarına şahit olma fırsatını yakaladım. Mesleki olarak şimdiye kadar olanlardan beni heyecanlandıran hatta zorlayan şey ise fakültede hepimizin gördüğü, ama bu da pratikte karşımıza çıkmaz dediğimiz şeylerden birisiyle karşı karşıya kalmamdı. Süren bir dava sebebiyle yıllar önce vefat etmiş birisinin feth-i kabiri (mezarın açılıp cenazeden kemik, kıl,diş,kas vs. örnekleri alınması ) için görevlendirildim. 🙂
FT: Peki çalıştığınız sağlık kuruluşunda pratisyen hekim olarak iş yükünüz nasıl? Sizinle beraber kaç meslektaşınız hizmet veriyor? Pratisyen hekimlikten ve çalıştığınız kurumda verilen hizmetlerden bahseder misiniz?
TK: Sürekliliği olan bir yoğunluk yok burada, genel olarak tüm toplum sağlığı merkezlerinde de böyledir zaten. Yaptığınız iş koruyucu sağlık hizmetleridir. Dönem dönem Sağlık Bakanlığı’nın tarama ve eğitim programları olur ve bu dönemlerde yoğunlaşır iş yükünüz. Örneğin belli yaş guruplarının aşılama programları, ağız sağlığı eğitimleri, kanser taramaları, sağlıklı yaşam eğitimleri, flor uygulaması vs. Bunların yanında sigara bırakma polikliniği, evde sağlık hizmetleri, kanser erken tanı merkezi gibi birimlerde de görev alan arkadaşlarımız var. Biz 12 hekim arkadaş aynı merkeze atandık ve söylediğim birimlere dağıldık.
FT: Aynı zamanda bir Genç Yeryüzü Doktorusunuz. Bize yeryüzü doktorluğunun tanımını yapar mısınız? Ve bir yeryüzü doktorunun ne tür faaliyetlerde bulunduğunu anlatır mısınız?
TK: Yeryüzünde insanlar aynı imkân ve şartlara sahip değil. Bazıları refah ve varlık içinde yaşarken, bazıları yokluk ve çaresizlikle boğuşuyor. Afetler, iç karışıklıklar, savaşlar, yoksulluk, çaresizlik, açlık…
Yeryüzü Doktorları (Doctors Worldwide) da bu durumun yarattığı acıları yüreğinde hisseden bir grup gönüllünün 2000 yılında bir araya gelerek oluşturduğu, bugün 40’tan fazla ülkede faaliyet gösteren uluslararası bir sağlık yardım kuruluşudur. Yeryüzü Doktorları, tıbbi yardım ve sağlık hizmetine odaklanmış bir ihtisas kuruluşudur. Sağlık alanında, afet acil durumlar başta olmak üzere tedavi edici ve koruyucu sağlık projeleri yürütür, kapasite geliştirme projeleri gerçekleştirir. “Yeryüzü Doktorları gönüllüsü” de bu misyon ve vizyona sahip doktor, eczacı, hemşire, diş hekimi, sağlıkta veya başka alanlarda mesleğini icra eden tüm gönüllülere deniyor. Biz doktorlar içinse, kendini sadece bulunduğu kliniğe, şehre,ülkeye değil tüm yeryüzüne ait hissedenlerin adıdır Yeryüzü Doktoru.

FT: Yeryüzü doktorlarıyla nasıl tanıştınız ve onlara katılmaya nasıl karar verdiniz bahseder misiniz? Yeryüzü doktoru olmak isteyen tıpçı arkadaşlarımıza bu konuda tavsiyeleriniz nelerdir?
TK: Ben tıp okuyan, okuyup mezun olmuş birçok arkadaşım gibi fen lisesi mezunuyum. Yani liseyi bitirdiğinde genel olarak ya tıp, diş hekimliği, eczacılık ya da birçok mühendislikten birisini seçmesi beklenen insanlardanım. Lise 3’e kadar kafam hangi bölümü seçeceğim konusunda net değildi açıkçası ama bir akşam ailemin bana gösterdiği bir gazete yazısıyla kafam daha da netleşti ve tıp okumaya karar verdim. Okuduğum yazı o dönemin Yeryüzü Doktorları yönetim kurulu başkanı Prof.Dr.İhsan Karaman hocanın Yeryüzü Doktorları’nı anlatan yazısıydı. Esasen o yazıdan ailem de ben de çok etkilenmiştik. O akşam doktorluğun getirisinin maddiyattan çok daha ötede kutsal şeyler olduğunu ve bir doktorun mesleğini icra ederken paha biçilemez duygusal tatminler yaşayabildiğini hissettim. Çok şükür ardından da hedefim olan tıp fakültesini kazandım. İstanbul’da Yeryüzü Doktorları Derneği ile iletişim kurabilmek için fırsat kolluyordum. 2.sınıftayken şuan Kızılay Genel Başkanı olan o zamanın Yeryüzü Doktorları Yönetim Kurulu Başkanı Dr.Kerem Kınık hocayla bir konferansın ardından tanışma ve sohbet etme imkânım oldu. Kendisine yapmak istediklerimden, hedeflerimden bahsettim. O da bana kartını verip YYD’nin organizasyonlarında beraber çalışabileceğimizden ve bir ucundan benim de tutmama sevineceğini söyledi. Böyle başladı ilk organik bağım Yeryüzü Doktorları ile.
Yeryüzü Doktoru olmak isteyen tıpçı arkadaşlarıma ilk tavsiyem de bu kuruluşun misyonunu, vizyonunu iyice araştırmaları ve hoşlarına giderse ki eminim hoşlarına gideceğine yyd.org.tr adresinden gönüllü formunu doldurup, derneğin gönüllü havuzuna isimlerini düşürmeleri ve bulundukları şehirlerde Genç Yeryüzü Doktorları topluluğu varsa onlarla irtibata geçmelerini söyleyebilirim.
FT: Yeryüzü doktorlarıyla beraber 2014 yılında Çad’a kurban organizasyonu için gittiniz. Orada neler yaşadığınızdan ve neler hissettiğinizden bahseder misiniz?
TK: Yeryüzü Doktorları beslenme ve sağlık sorunlarının hat safhada olduğu Afrika ülkelerine her sene düzenli aralıklarla gönderdiği sağlık ekipleri aracılığı ile gıda ve ilaç yardımı yapıyor, ayrıca bu ekipler orada istihdam edilen yerli doktorlarla polikliniklerde, hasta bakıp ciddi ameliyatlar gerçekleştiriyor. Ben de bu organizasyonlardan birisinin bir parçası olarak Çad’da 2 ayrı mülteci kampında 10 gün bulundum. Hissettiklerimi ne kadar anlatabilirim bilmiyorum ama dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım.
Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad’ın güneyinde iç karışıklıkların sürdüğü bir Afrika ülkesi. Gittiğimiz sene iç karışıklıklar o kadar had safhadaydı ki bazı gruplar, sivil halka karşı katliam boyutuna varan şiddet uyguluyordu. Bu katliamlardan kaçan halk da kuzeydeki komşu ülke Çad’a sığınmışlardı. Biz ekip olarak hem birikmiş hastalara poliklinik yapıp gerekli ilaçları vermek hem de Türkiye’deki bağışçılarımızın kurban bağışlarına vekâlet etmek için Orta Afrika Cumhuriyeti’nden gelen mültecilerin kaldığı mülteci kamplarına 10 kişilik bir sağlık ekibi ile gittik. Kaldığımız süre boyunca çeşitli hastalıkları olan mültecilerin muayeneleri gerçekleştirildi, Türkiye’den getirdiğimiz ilaçlar hastalara ulaştırıldı. 150 büyük baş hayvan gözetimimizde kesildi ve kamplardaki insanlara dağıtıldı. Fakat en önemlisi de, yaptığımız bu işlerin yanında mültecilerle bir hayat paylaştık. Haberlerde gördüğümüz, gazetelerde okuduğumuz ve belki de anlık üzülüp gündelik yaşamımıza devam ettiğimiz o kamp hayatını yerinde yaşadık o insanlarla.Duyduğu minnetten dolayı ellerimi öpmeye çalışan yaşlı amcayı, arkadaş olup beraber oyunlar oynadığımız; yokluklara rağmen adeta, “vatanımı alabilirsiniz beni bu kampta yaşamaya mecbur bırakabilirsiniz ama gökyüzü,taşlar,topraklar ve ağaçlar ne kadar tüm diğer çocuklarınsa aynı zaman da benim mutluluğu ile gülen minik mülteci arkadaşlarımın.” Onları ömrüm boyunca unutabileceğimi sanmıyorum.Çad’da bulunduğum süre boyunca en unutamadığım an ise; kamptan ayrılacağımız son gün, ayrılmak için araçlara binip yol alırken, kontrol noktasına kadar koşup ardımızdan gelen küçük mülteci arkadaşımın, biz gidiyoruz diye hıçkıra hıçkıra ağlayarak akıttığı gözyaşlarıydı. Kısacası Afrika benim için ciddi bir ufuk oldu ve hayata dair yeni bakış açısı kazandırdı. Bu kazancın yalnızca yaşanarak ve tecrübe ederek olacağına inanıyorum.
FT: Peki Afrika’dan döndükten sonra hayatınızda değişen şeyler oldu mu? Yeryüzü doktorları başkanı Dr. Havva Sula ile beraber TRT’de radyo programına katılmıştınız. Henüz öğrenciyken böyle bir deneyim yaşamak size nasıl hissettirmişti?
TK:Döndükten sonra orada yaşadıklarım, hayatlarına şahitlik ettiğim mülteciler uzun süre kare kare gözlerimin önünden gitmedi.Burada yaşadıklarımı, hayat standartlarımızı sürekli oradakilerle kıyaslamaya başladım.Büyüttüğümüz nice problemin onların hayatlarına karşılık çok önemsiz şeyler olduğunun, mutluluğun ya da tebessüm edebilmenin variyetten çok çok bağımsız olduğunun farkına tam olarak döndükten sonra vardım. Dr.Havva Sula benim için hem hocadır hem abladır hem de gönül rahatlığı ile danışacağım kıymetli bir insandır.Afrika tecrübesini beraber yaşamamız, beraber TRT Radyo’ya çıkmamız ve daha birçok organizasyonda beraber yer almamız benim için ekstra bir artıydı.Bu tecrübeleri henüz öğrenciyken, deneyimli insanlarla yaşamak nasip olduğu için mutluyum tabi ki ve bu tecrübeler uzmanlıkta bölüm seçimimi de etkileyecek büyük ihtimal 🙂
FT: Nasıl bir öğrencilik hayatınız oldu? Sosyal hayatınız da var mıydı yoksa zamanınızı daha çok ders çalışmaya mı ayırıyordunuz? Tıp fakültesindeki arkadaşlarımıza ders ve sosyal hayat dengesi konusunda neler önerirsiniz?
TK:Tıp Fakültesiokuyan her öğrenci gibi boş zamanlarımız çok sınırlı oluyordu.Bence önemli olan, sınırlı bu boş vakti nasıl değerlendirdiğinizdir. Dönüp baktığımda çok şükür genel olarak ders dışı vakitlerimi iyi değerlendirdiğimi düşünüyorum. Biz vize-final sistemiyle sınavlara giriyorduk, sınav dönemlerimiz 2 hafta sürüyordu. 2 hafta önce de ders çalışmaya kapansak tam anlamıyla en az 1 ay dış dünya ile iletişimimiz kopuyordu. Ama bunun akabinde, sınavların ardından ders dışında bir şeyler yapabileceğimiz 1 ay gibi bir zaman dilimimiz oluyordu. Üniversite yıllarımın ilk seneleri İstanbul’daki sivil toplum kuruluşlarını tanımaya çalışmakla geçti.Bunun dışında fakültede de kulüp faaliyetleri yapıyorduk.3.sınıftayken arkadaşlarımla Tıp Felsefesi kulübünü kurduk ve birtakım çalışmalarımız oldu.4.sınıfta İstanbul Üniversitesi Genç Yeryüzü Doktorları Topluluğu’nun resmiyet kazanmasıyla çalışmalarımızı oraya kaydırdık.Topluluğumuz Çapa, Cerrahpaşa, eczacılık, diş hekimliği, hemşirelik fakültelerini de içine alan hatırı sayılır miktarda aktif gönüllüsü olan ve kalabalık bir öğrenci kitlesine sahip bir topluluktu.Boş vakitlerimizin çoğunda bu topluluğumuzla konferanslar, taramalar, çalıştaylar organize edip bunlar için emek harcıyorduk.
Tıp fakültesindeki arkadaşlarıma tavsiyem, önceliklerinin dersleri olduğunu asla unutmamalarıdır. Ama tıp fakültesinin ağır eğitimi altında kalıp da sosyal hayattan el etek çekmemeleri gerekir. Boş vakitlerinin planlamasını iyi yapıp kendilerini farklı ilgi alanlarında geliştirecek etkinliklere katılmaları, hatta bu etkinlikleri organize etmeleri ve de bolca kitap okumaları, üniversite yılları boyunca kendilerine yaptıkları en büyük yatırım olacağı kanısındayım.
FT: Hem toplum sağlığı merkezinde hekim olarak çalışıyorsunuz hem de TUS’a hazırlanıyorsunuz. Bu yoğun tempoda kendinize ve yakınınızdakilere zaman ayırabiliyor musunuz?
TK:TUS’a Eylül ayında girdim ve şuan sonuçları ve yerleştirmeleri bekliyoruz. İnşallah istediğim bölüme yerleşebilirsem tekrar çalışmam gerekmeyecek ama dediğim gibi bir geçiş dönemindeyiz, sonuca göre hareket edeceğim. Açıkçası şu sıralar TUS çalışmadığım için kendime de yakınlarıma da ayıracak bolca vaktim oluyor çok şükür 🙂
FT: TUS’tan sonra aklınızda bir bölüm var mı? Tıp fakültesine girerken hayal ettiğiniz branş ve şu an seçmek istediğiniz branş aynı mı? Öğrencilik hayatınızda seçimlerinize neler yön verdi?
TK: Evet var, pediatri yazmayı düşünüyorum.Benim de bir çok kez istediğim branş değişti. Seçtiğim branş”6 sene önce ben hangi amaçla tıp okumaya karar verdim?” sorusunun cevabı olacak. Aynı zamanda,“kendimi insanlara karşı faydalı hissedeceğim bölüm hangisi?” sorularının cevabı seçimimi belirleyen şey olacak.

FT: Okul yıllarına dönebilme imkânınız olsaydı neleri değiştirmek isterdiniz? Akademik hayatınıza büyük katkısı olduğunu düşündüğünüz kitap, yayın ya da diğer kaynaklardan bahseder misiniz?
TK: Okul yıllarıma dönseydim yabancı dilimi çok daha ilerletebilmek hatta mümkünse başka yabancı dillerde de kendimi geliştirmek isterdim. Şuan gereksiz olduğunu düşündüğüm bazı aktivitelere daha az efor sarfetmiş olmayı isterdim.
Tıpta bazı başucu kitaplar vardır; 2.sınfta fizyoloji için Guyton, 3.sınıfta dâhiliye prepödotik için Molvalılar Semiyoloji, patoloji için Robins sınavlar için değil de öğrenmek için okunması gereken temel kitaplardandır. Bunları baştan sona bitirebilmek hatta tabiri caizse yalayıp yutmak isterdim öğrencilik dönemimde. Klinikte ise çok fazla referans kitap var, her kliniğin takip ettiği başka başka kitaplar var. Bunların yanında yaptığımız işin toplumda neye tekabül ettiğini, hastalarımızla ya da meslektaşlarımızla iletişimimizde dikkat etmemiz gerekenleri öğreneceğimiz tıp felsefesi ve tıp etiği üzerine kitapları ve dergileri de takip etmelerini naçizane öneririm.

Bizi kırmayıp röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz ve sorularımızı yanıtladığınız için çok teşekkür ederiz.

BUSE ŞERİFOĞLU

ÜMMÜHAN YILDIZ

CEVAP VER