Ölçülemeyen Mesafeler

0
621
views

Uzun süre önce bazı şeyleri özlediğimi fark ettim. Bana çok uzaktalar. Halbuki çok yakındılar bir zamanlar. Ellerimden kayarcasına uzaklaştılar. Bunun sebebini bulmaya çalışıyorum kafamda bir süredir. Uzak olmamalılar kesinlikle. Yoksa çok yakında olmalarına rağmen ben mi…

Bu konu aslında çok sıradan ve üzerinde düşünülmeye zaman ayrılmayacak kadar gereksiz ve değersiz gibi görünebilir. Halbuki kendimize bulduğumuz cevaplar hayatımıza yön verebilir, hayata karşı duruşumuzu değiştirebilir, hedeflerimize ulaşmamızda bize yardımcı olabilir, hatta bu hedeflerimizi bile değiştirme imkanı sağlayabilir. Nasıl diye sorarsanız, uzaklık ve yakınlığın tanımını kafanızda oluşturabildiğinizde cevaplar çorap söküğü gibi gelecek zaten. Bunu deneyimleyerek öğrenebiliriz ancak. Bu tip sorulara değer vermeyişimiz bu tip düşünceleri sorgulamaya uzak olduğumuzun; değer verişimiz ise ne kadar yakın olduğumuzun göstergesi değil midir? Bana göre, bu tip bir sorgulamayı yapıp yapmamaya karar verirken bile “uzaklık” ve “yakınlık”tan bahsediyorsak , hiç de yabana atılacak bir konu olmadığını düşünüyorum.

Basit ve somut bir örnek verecek olursak, bir ağaç bir kişinin bulunduğu noktaya göre diğer ağaçtan daha yakındır. Aslında bu kıyaslama, kıyaslamayı yapan kişinin durumu öyle algılamak istemesinden veya o şekilde algılamaya alışmasından dolayıdır. Yani bu örnekteki değerlendirme, kişinin elinde olan bir şeydir. Bu en basit ve en somut örnekten yola çıkarak daha soyut ve karmaşık uzak-yakın ilişkilerine adım atmış oluyoruz. Bunların yanında yaşamın her anında bulunan ve yaşanılan bu ilişki çok genel bir durumdur. Yani uzaklık algısı kimi zaman bir mesafe, kimi zaman karşıdakine olan hislerin ölçüsü, kimi zaman aklımızda olan fikirlerin mantığımıza uyma derecesi, kimi zaman ise hedefe ulaşmak için gideceğimiz yolun uzunluğu…

Bazen bizim burnumuzun dibinde olup, bizim hergün gördüğümüz, duyduğumuz, hissettiğimiz kişiler ve varlıklar aslında bize göre çok uzaktır. Bunun böyle olmasının nedeni, ya o kişi veya varlığı ulaşılmaz görmek ya çeşitli sebeplerle hoşlanmayışımız sonucunda kendimizden manevi olarak uzaklaştırmak ya aynı çevredeki diğer unsurların yoğunluğundan dolayı o kişi veya varlığı fark edemeyişimiz… İnsan sayısınca sebep bulmak mümkündür. Aynı şekilde tüm bu durumların tersi olan örnekler vermek de mümkündür. Bazen de bizlere çok uzak gelen yerler, kişiler veya durumlar aslında her an aklımızda ve kalbimizde olacak şekilde bizlere çok yakındır. Bu iki zıt örnekte görüldüğü gibi uzaklık yakınlık değerlendirmesi, ortam şartlarına, kişinin nasıl algıladığına, o anki psikolojiye, sevip sevmeme durumuna, özleyip özlememe durumuna, hayata baktığı pencereye göre ve bunun gibi daha birçok sebebe bağlı olarak görecelidir ve esnektir.

Çok lüks bir otomobil galerisinde çalışan bir satış temsilcisi düşünelim. Her gün gördüğü, dokunduğu ve tüm özelliklerini ezbere bildiği arabalar, dışardan bakan birinin gözüyle o kişiye çok yakınmış gibi zannedilebilir. Oysa hayalini kuran kişi için söz konusu arabalar, adeta Kaf Dağındaki inci gibi ulaşılması neredeyse imkansızlık derecesinde uzaktır. Bu durumu kişi kafasında kendi oluşturur. Elde edemeyecek olduğundan dolayı kendisine çok uzakmış gibi düşünür. Oysa aynı durumda olan başka bir kişi elde edemeyecek olmasına rağmen sevdiği arabalarla hergün beraber olduğu için ve onlarla çok zaman geçirdiği için arabaları kendisine çok yakın olarak kabul eder. Olaya bu açıdan bakmayı tercih eder. Kaldı ki kendisine uzak veya yakın olarak gördüğü arabaları elde edebilmesi de yine kendisine bağlı bir durumdur.

Hayatımızın her anında iç içe yaşadığımız ve karşılaştığımız bunun gibi sayısız örneklerle uzaklık ve yakınlığın her zaman “göreceli” ve bir o kadar da soyut yönünün olduğunu görüyoruz. Uzak veya yakın olduğuna karar vermek, uzak ve yakının tarifini yapmak, uzağı yakına dönüştürmek, yakını uzağa dönüştürmek ise bizlerin elinde. Kim bilir? Belki de uzaklar çok yakın, yakınlar ise bir o kadar uzak….

Mehmet Onur YURDGÜLÜ

CEVAP VER