Pazar Pasajı: Zamanın Efendisi – Bülent Akyürek

1
400
views

Daha sonra yerçekimi diye bir gücün olduğunu öğrendim. Yer çekimi olduğu sürece insanın özgürlüğünden söz etmek mümkün değildi. Bu nedenle özgürlük denince aklımıza uçurtma, kuş, balon imgeleri geliyordu. Toprağa bağımlıydık ancak uçtuğumuz zaman tanrılaşacak ve özgür olacaktık.

Zemininde oturduğumuz eski apartmanın tepesine çıkar; kendimi bir aziz, bir mesih gibi hissetmemden olacak ki, sırtıma şeker çuvalından yaptığım Süpermen’in pelerinini takar, sol dizimi kırıp, sağ bacağımı cetvel gibi arkaya uzatarak antenlerin döndüğü yere yüzümü, saçlarımı, çıplak vücudumu rüzgarın şefkatli okşayışlarına bırakırdım. Serçeler, sinekler, güvercinler konardı bacaklarıma. Yüksekten bakınca aşağıda kalanlar küçülüp değerini yitiriyordu.

Anladım ki yükseğe çıktıktan sonra mikroskop gibi gözlerin olacak.

Kendime yeni totem olarak kartalı seçtim çünkü o hem en yüksekten uçuyor, hem de en küçük ayrıntıyı görebiliyordu. Karada sefiller yaşıyordu.

Onun pastaneye girişini gördükten sonra fırladım caddenin ortasına. Eski model Ford araba sol kalçama çarpmadan frenlediğinde, elimden düşen çantayı alamayacak kadar şoktaydım. Adamın da korkusu sarı ton olarak benzine sinmişti.

-“Deli misin sen be?” diye bağırdı.

-“Öyle diyorlar.” dedim.

-“Kim diyor?”

-“Bilmiyorum, karşı pastanede oturan arkadaşım söyledi.”

-“Dalga mı geçiyorsun lan sen?”

Eğilip yerden çantamı alırken ağzımın içinde mırıldanarak veriyorum cevabımı:

-Dalga geçmiyorum.

Adam inip “Neyse bir şeyin var mı?” diyor.

-Çok acelem var.

Bu lakayt cevap onu kızdırmış olmalı ki koordinatları iyi hesaplanmış yumruğunu suratımın ortasına indiriyor. Dallarımdaki kuşlar uçuşuyor, yine çantam yerde, dosyalar konfeti… Hayata dokunamıyorum. Gözlerimin önündeki yıldızlar ve oluşan buzlu cam, gölgeler şehrine çeviriyor evreni. Çevremden gelen sesler bir an tonlarını yitirip boğuk kaset gibi anlaşılmaz ve kırılgan oluyor.

Burnumdan sıcak kanın inmesiyle sis perdesi kalkıyor, çantamın renklerini görebiliyorum. El yordamıyla toplamaya çalışıyorum dosyalarımı.

Arabasına binip camını açarak son sözlerini söylüyor:

“Bir de dalga geçiyor it.” Tahta barakamın temelleri toprağa gömülüyor. Gitmeden evvel “haaaarrrk tuuu” sesine müteakip, sararmış balgam kütlesini fırlatıyor yumruğun konduğu yere. Bilinçaltıma, yüreğime, suratıma ve geleceğime iz bırakarak iniyor balgam. Tahminime göre ciğerlerinde sorun var. Ne kadar sarı? Van Gogh’un Ayçiçekleri tablosu geliyor gözümün önüne. Bu sarı onun sarısı. Açlığın, direnmişliğin, adanmışlığın, korkunun ve paniğin sarısı.

Kaldırıma çıkıp üstümü silerken gözlüğümün olmadığının farkına vardım. Annemin sağa sola el bezi, lif, tentene örerek topladığı paralarla alınan gözlüğüm, hiç tanımadığım bir insanın yumruğuyla paramparça olup asfalta yayılmıştı. Bütün köklerimi yitirdiğimi hissettim o an. Elimde kalan yalnızca Van Gogh’un kirli sarısı, suratımın ortasında balgam kütlesi ve örselenmiş bir acelemin oluşuydu.

Bu pasaj Bülent Akyürek’in KentKitap Yayınları’ndan çıkan Zamanın Efendisi adlı eserinden alınmıştır

Hazırlayan: Nurefşan AKCAN

1 YORUM

CEVAP VER