Yrd. Doç. Dr. Kenan Taştan ile Röportaj

0
2469
views

FT: Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Sizi tanıyabilir miyiz?

KT: Ben teşekkür ederim. 1968 doğumluyum. İskenderunluyum. Dikkat edin Hataylıyım demiyorum. Bizde öyle bir takıntı vardır. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunuyum. Annem babam Almanya’da olduğu için bir tek yeri yazma şansım vardı o da Diyarbakır’da Dicle’ydi çünkü ağabeyim orada hukuk okuyordu, Türkiye’de kimsem yoktu, ben de orayı yazdım. Sonra Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesinde aile hekimliği uzmanlığı yaptım. Ama yıllarca benim esas istediğim şey Kuleli Harp Akademisi’ne gidip beyazları giymekti. Benim çocukluk hayalim buydu çünkü Kuleli Harp Akademisi’ne giden askerler rahat evlenebiliyorlardı. Bu kısım uzun olacak çünkü ben bu konuda yaralıyım. Benim şöyle bir sıkıntım vardı, çocukken mahallede adım “Çirkin Kral”dı. Daha önce de bahsetmişimdir belki. Üniversitede akıl ettim ben anneme sormayı, anne dedim “Bana siz niye çirkin kral diyordunuz?” Hatay, Adana, Mersin tarafı daha iyi bilir, Yılmaz Güney Adanalıdır. Siz çok bilmiyor olabilirsiniz. O dönemde popüler bir aktördü, lakabı “Çirkin Kral”dı. Dedim herhalde onun için bana çirkin kral diyorlar. Babam Almanya’da, annemin eşi yanında değil, biz evde üç erkek kardeşiz ama bizi erkek yerine koymuyorlar çünkü zaten çocuğuz, dolayısıyla bütün mahallenin kadınları bizde toplanırdı ve hepsi beni öyle çağırırdı. Anneme bunun sebebini sorduğumda annem dedi ki “Oğlum doğduğunda öyle çirkindin ki sana on beş gün isim vermedik. On beş gün utandık, seni kimseye göstermedik, senin adını da karşı komşunun babası koydu.” Nasıl yani, dedim. Benim gardım tamamen düştü. “Ama oğlum, çok çirkindin” dedi. Bir insanı dünyada en çok kim sever? Unutmayın yarın bir gün inşallah sizin de eşleriniz olacak, birilerini seveceksiniz, birileri sizi sevecek. Zannedeceksiniz ki hayatta en önemli kişi bu sevdiğim kişi, bu kişi olmasa yaşayamam diyeceksiniz, sevgi/aşk böyle bir şey çünkü. Fakat bu doğru değil, sizi hayatınız boyunca en çok sevecek olan kişi önce anneniz -bakın ben babayım önce baba demiyorum kesinlikle- önce anneniz sonra babanızdır. Ve düşünün, en çok sevdiğim kişi bana diyor ki, oğlum çok çirkindin. Ben o dönemde düşündüm. En popüler olanlar kim, bu Kuleli Askerî Lisesi’ne gidenler, beyaz giyiyorlar, kılıç takıyorlar. Benim de askeri liseye gitmem lazım, niye çünkü birilerinin de beni sevmesi lazım, evde kalmayayım fikrinin erkek versiyonu anlayacağınız. Ortaokulda form aldım, parayı yatırdığıma dair verilen dekontu kaybettim. Bu yüzden sınava giremedim, sınava giremediğim için asker olamadım. Yıllar sonra aklıma geldi, kendi kendime sordum ben neden hiç beyaz önlük giymiyorum diye. Ben üniversitede de hiç beyaz önlük giymedim, yalnızca sınav zamanları, mecburiyetten giydim. Niye giymedim biliyor musunuz, terapi yaptığım için şimdi biliyorum, çünkü ben o beyazı Kuleli’de istiyordum, oraya gidecektim, tıraş olacaktım, kılıcı takacaktım, janti görünecektim. Bilinçaltıma yer etmiş ve beni hâlâ etkileyen böyle bir anım var ve ben hala beyaz önlük giymiyorum. Beni hiç görmemişsinizdir beyaz önlükle.

Sosyal olaylara ilgiliyimdir. Kuleli hadisesinin üzerinden yıllar geçti. Sonra hukuk istedim. Bütün hayalim hukukçu olmaktı, çünkü konuşmayı seviyorum vesaire… Benim rahmetli annem çok hasta bir kadındı, çok ilaç alırdı, en son kanser oldu, çok sıkıntı yaşadı. Babam Almanya’da olduğu için, evin de en küçük çocuğu ben olduğum için, liseye kadar ben annemle uyudum. Çaktırmadan geceleri hafifçe dokunurdum, öldü mü bayıldı mı diye kontrol etmek için. Çok korkunç bir şey bu biliyor musunuz? Çünkü eve geliyorum, annem bir yerlerde düşmüş bayılmış, bununla karşılaşmak gerçekten çok korkunç, onu nerede bulacağını bilememek…  Zaten birçok ilaç kullanıyordu kadıncağız. Ben de çaktırmadan kontrol ediyordum geceleri. Rahmetli her gece aynı şeyi derdi “Oğlum bu eve bir doktor lazım.” Anne derdim ben hukukçu olacağım. “Oğlum bu evde hukukçu var.” derdi. Benim büyük ağabeyim avukattır. Ben hukukçu da olamadım. Bizim dönemimizde tıp fakültesine tercih yapacağınız zaman önce puan almıyordunuz. Önce tercih yapıyordunuz, tercihinizi gönderiyordunuz ve sonra sınava giriyordunuz. Tercihte de sayısal sözel ayrımı yoktu. Ben mesela hem tıp hem hukuk yazmıştım. On sekiz tercih hakkı vardı ben on tercih yaptım. On tercihten biri Ankara hukuktu, 440 puandı. Ben 463 aldım. Puanım en yüksek hukuktan daha yüksekti ama annem bana ilk sıraya tıp yazdırdı ve ben tıbbı kazandım.

Dikkat ederseniz, siz buraya benim tıp kimliğim için gelmediniz. Siz benim sosyal yönlerimin, verdiğim konferansların eğitimlerin bir sonucu olarak şu an buradasınız. Niye? Çünkü aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen benim sevdiğim işi yapmam gerekiyordu. Sonra ben adına kişisel gelişim denilen -bu tabiri aslında kabul etmiyorum ve pek sevmiyorum- işlere bulaştım. Hızlı okuma eğitimi veriyorum, hafıza eğitimi veriyorum, kişilik tipleri eğitimi veriyorum. Tıp haricinde on dokuz farklı eğitim veriyorum ben şu anda. Hemen hemen her hafta sonu bir yere gidiyorum, yurtiçi olur yurtdışı olur. Türkiye’de beş il dışında her yere gittim. Batıda görmediğim tek il Kastamonu, onun da ilçelerini gördüm, merkezi görmemiş olmamın sebebi de eğitim için çağırmamaları. Onun dışında Hakkâri, Şemdinli, Şırnak diğer görmediğim yerler. Şu anda sevdiğim işi yapıyorum. Dün Ankara’daydım. Hafta sonları başka yerlerdeyim. Onun öncesinde beş gün boyunca Siirt’in tüm doktor, hemşire ve sağlık çalışanlarına eğitim verdim. Onun öncesi Antalya’daydım hipnoz kursu verdim.

Rahmetli annem çok temiz, titiz bir kadındı. Obsesiflik derecesinde olmasa da bu özellikleri belirgindi. Biz de üç erkek kardeştik. Ailede hiç kız yoktu. Sülaledeki ilk kız benim kızlarım. Üç kızım var. Üçü de bizim için çok kıymetli çünkü biz kıza alışık değiliz. Annem her odayı temizlememiz için birimize verirdi. Mesela büyük abime derdi ki “Salon senin Necati”. Avukat olan büyük abim çok titizdir. Aynı çamaşır makinasında kendi çamaşırlarını, kızının ve hanımının çamaşırlarını birlikte yıkatmaz. Tüm eşyaları çok özeldir. Bahçesindeki ağacını İtalya’dan, bilmem hangi mobilyasını İspanya’dan getirten bir adam. Bizde herkes kendi elbisesini kendi ütülerdi, yatağını kendi toplardı. Annemin bu huyunu çok seviyorum. Ben de, nasılsa benden bir şey olmaz, çirkinim falan diye düşünerek annemi tehdit ederdim. Anneme derdim ki benim pantolonlarımı gömleklerimi ütülemezsen ütüsüz giyerim, herkes der ki bunun annesi ütülememiş. Kadın bir tek beni bu konuda ıslah edemedi. “Oğlum” derdi, “Kime çektin sen?” Lisede annem gider bana pantolon kazak alırdı, ben de giyerdim. Güzel mi çirkin mi sorgulamazdım. Nasıl olsa yakışmayacak diye düşünürdüm. Bu ne zaman değişti biliyor musunuz? Evlenince hanımım söylediğinde de değişmedi. Bir gün hiç unutmuyorum büyük kızım, o da bir numaralı kişilik tipindendir, çok mükemmeliyetçi, titizdir, “Baba” dedi, “Sen şimdi bu kıyafetle mi konferansa gideceksin”, evet dedim, “Sana inanamıyorum, sen şimdi gerçekten böyle mi gideceksin?” dedi. Dedim evet. “Ama” dedi, “Baba bu buna uymamış ki.” İşte o zamandan beridir ben bir şey almıyorum. Artık alınan her şeyi kızlarım ve eşim alıyor. Ben bunu çocukluktaki, ben giysem de ne olabilir ki, zaten yakışmaz düşüncesine bağlıyorum. Üniversitede beşinci sınıfta evde kalma korkusuyla akşam beşte kitap okumaya oturur sabah yediye kadar okurdum, istisnasız her gün bunu yapardım. O zaman da gözlüklüyüm tabii ve oturduğum yerde provalar yapıyorum “Jean Paul Sartre’ın en son okuduğum kitabında…” falan diyerek. Neden çünkü entel görünmeye çalışıyorum. Eşimi gördüğüm gün dedim ki ben bu kadınla evleneceğim, daha görür görmez söyledim bunu. Hesap kitap işi değil bu, bir şey oluyor ama ne olduğunu anlamıyorsun. İşte o zamandan sonra benim kendime özgüvenim geldi. Bunun öncesinde okulda ben futbol takımındayım, basketbol takımındayım, hentbol takımındayım, judo yapıyorum, masa tenisi oynuyorum. Niye çünkü cemalde bir şey olmayınca kemalini göstermeye çalışıyor insan. Geriye dönüp bakınca bunların hiçbirine gerek yokmuş ki diyorsun. Yani herkesin bir ederi var değil mi? Bunu röportaj için söylemiyorum yarın bir gün oğlunuza, kızınıza, çevrenizdeki insanlara yaklaşırken, kullandığınız sizin için çok basit olan bir kelime karşıdaki insanın hayatını nötralize edebilir. Bana bunların elbette katkısı oldu, çünkü ben günlerce kitap okudum. Hem de entelektüel olmak için değil öyle görünmek için. Fakat şu an bunların bir getirisi olarak komplekssiz bir insanım. Feriştahı gelse, dünyadaki en önemli adam gelse strese girmiyorum çünkü benim ederim bu, beni böyle sever, böyle görür. İşte o zaman daha rahat oluyorsun, kendinle daha barışık oluyorsun. İnsan eksikliklerini telafi yolunda attığı her adımda kazançlı olur fakat benim yöntemim yanlıştı. Entelektüel görünmeye çalışmak, bir yere gittiğimde bunu insanların gözüne sokmak, bak böyle görünüyorum ama boş da değilim aslında imasında bulunabilmek. Sonradan görüyorsun ki çok güzel kızlar çok yakışıklı erkekler vardır. Fakat bir şey vardır onlara dair ve bu itiyordur. O içeri girer, ne olduğunu bilmezsin bunun ama iten bir şey vardır. Sizin jargonda elektrik olarak geçiyor bu. Biz aura diyoruz, başka kavramlar kullanıyoruz. Ama bazıları da vardır fiziksel olarak çok cazip değildir ama müthiş çekiyordur. Şimdi bana soruyorlar hocam kiminle evlenelim diye, çünkü ben bunun eğitimlerini de veriyorum “Evlilik mi, Evcilik mi?”, “Evliliğinizin Kaçıncı Kilometresindesiniz?” diye bir sürü kitap yazdım. Diyorum ki altı ay bir adada, elektriksiz, internetsiz, cep telefonsuz şekilde kalsanız sıkılmadan, rahatça konuşabileceğiniz, geyik yapabileceğiniz biriyle evlenin. Teknolojiye dair hiçbir şey olmayan bir ortamda, karşıdaki insanla rahat konuşabiliyor musun, konuşmaktan keyif alıyor musun işte önemli olan bu. Herkes söyler zaten güzellik geçicidir diye. Bilimsel bir çalışmaya göre erkekler otuz saniye içerisinde, kadınlar bir buçuk iki dakika arasında karar verir, sever. Erkek görerek, kadın ise duyarak âşık olur. Bu yüzden kadınlar süslenir ve erkekler yalan söyler. İkisi de doğru davranışlar değildir. Çünkü doğal olursanız doğal olanı çekersiniz. Doğal olmazsanız evlenirsiniz ve sonra bana gelirsiniz ve ben kiminle evlenmişim dersiniz.

FT: Eğitim ve uzmanlık sürecinizle ilgili konuşalım isterseniz. Biraz değindik aslında ama bize verebileceğiniz tavsiyeler, geri dönecek olsanız değiştirmek isteyeceğiniz şeyler ile devam edelim.

KT: Öncelikle şunu söyleyeyim. Özellikle sınav dönemlerinde oluyor bu, gözetmen olarak amfiye her gittiğimde oradaki hocalardan bazıları sorar “Hocam tekrar şu anda bu amfide olmak ister misin?” diye, diyorum ki asla istemem. Şu anda ben kesinlikle sizin yerinizde, sizin yaşınızda olmak istemem. İstisnası var mı, şöyle olabilir, şimdiki tecrübelerimi de geçmişe götürebileceksem olabilir. Ama işte o zaman da hiçbiriniz benimle arkadaşlık etmezdiniz. Çevremdeki tüm insanların davranışları bana çok çocuksu ve itici gelecekti, bu da sıkıntılı bir durum. Ben hep şunu söylerim, Mevlana’nın çok güzel bir sözüdür. “Mesul olduğunla meşgul ol.” Sizin mesuliyetiniz dersleriniz, siz tıp fakültesi öğrencisisiniz, dersleri ayırt etme bu benim ne işime yarayacak diye sorgulama şansınız yok, o şansı lisede kaybettiniz, siz şu an mesleğinizi kotarmak için çalışıyorsunuz. Bir öğrencinin ana hedefi mesleğini en iyi şekilde öğrenmektir. Kimse size tiyatroya gitmeyin demiyor mesela. Ben hep şunu söylerim, eğlence eksikliği denilen bir hastalık vardır, genelde sekizinci ve on ikinci sınıf sınav dönemi öğrencileriyle tıp fakültesi öğrencileri gibi ağır ders programı ve zor sınavları olan öğrenciler bu hastalığa tutulur. Her insanın günlük olarak yaptığı şeyler vardır, mesela sen biraz ney üflüyorsun, biraz müzik dinliyorsun, biraz kitap okuyorsun. Bunları biraz biraz yapıyorsun, çok olmasa da yapıyorsun. Sınav döneminde ne oluyor, bunların hepsini bir kenara bırakıp kampa giriyorsun. O zaman ne oluyor, depresyonu taklit eden, literatürde eğlence eksikliği olarak geçen bir sendrom meydana geliyor.

Benim öğrencilik dönemimde ben sabaha kadar çalışırdım. Külliyen yanlıştır. Sabah bazen öyle uykum gelirdi ki, vurgun yemiş gibi giderdim sınava. Bir cerrahi sınavında yedi kilo verdim, on yedi gün yurttan çıkmadım. Bizde en zor staj cerrahiydi ve zorluğu hocalardan kaynaklanıyordu. İçeri giriyorsun, ayakkabın boyasızsa çık dışarı, daha hiçbir şey sormadan etmeden seni atıyordu. Biz de çok korkuyorduk tabii olarak. Okula dair hiç unutmadığım iki şeyden bir tanesi şu, cerrahi sınavına giren kalıyor ve kalan da bütünlemede hocaların bu adam kaldıysa zaten bir şey bilmiyordur fikrine binaen tekrar kalıyordu. Ben de cerrahi sınavına girmeden evvel akşam İskenderun’a bilet aldım. Uçak falan yok, otobüs bileti aldım. Cerrahi sınavından çıktım, 90 ile geçtim. Yemin ediyorum düşüncem şu Allah’ım artık trafik kazası geçirip ölebilirim çünkü ölsem de herkes diyecek ki bu adam cerrahiden geçen bir ölü. Mübalağa etmiyorum, öyle işlemiş ki bu içime. Ben mesela sınıfta kalan, staj uzatan öğrencilere okulda, yurtta bakardım, çay içerken nasıl içiyor, nasıl zevk alabiliyor, nasıl yemek yiyor, nasıl gülüyor… Gülemez yani, gülmemeli.

Çocukluğumun bir kısmı Almanya’da geçti benim. Üniversite sınavına hazırlanırken babamın çalıştığı ortamı gördüm. Benim babam Türkiye’de inşaatlarda çalışan bir işçiydi, annem okuma yazma bilmeyen bir kadındı. Allah rahmet eylesin ikisi de benim kahramanlarımdı. Kadın okuma yazma bilmezdi ama ben onun okuma yazma bilmediğini ilkokul ikinci sınıfta öğrendim. Niye, çünkü ben daha ilkokul birinci sınıftayken annem çamaşır yıkayacağı zaman bana dergiler okuturdu. Evde çamaşır makinası olmasına rağmen annem makine iyi yıkamıyor diye kendisi leğende yıkardı çamaşırları ve o esnada da elime dergiyi verip oku oğlum derdi. Okuma yazma bilmeyen bir kadın, bana dergiyi okuturdu ve ben sıkılıp satır atladığım zaman, doğru oku derdi, takip ederdi. Geçenlerde büyük abimle konuşuyoruz, dedi ki “Biz mi daha iyi çocuk yetiştiriyoruz yoksa annem mi daha iyi çocuk yetiştirdi?” Biz üniversite mezunuyuz, ağabeyimin tek kızı var, karı koca ikisi de avukat, ekonomik durumları iyi fakat buna rağmen dedi ki “Kesinlikle annem çok daha iyi çocuk yetiştirdi.” Çünkü biz üç kardeşin üçü de okuyoruz, ve okuyoruz derken üniversiteyi kastetmiyorum biz ciddi anlamda okuyoruz çünkü annem bize bunu aşıladı.

Üniversitede yaşadığım ikinci sıkıntılı olayı hiç unutmuyorum dâhiliye stajındaydım. Bizde kardiyoloji dâhiliye stajının içindeydi. Ertesi gün dâhiliyeden sınavım var. Dâhiliye sınavı da şöyle, önce yazılıya giriyorsun, sonra hasta başına gidiyorsun, en son da sözlüye giriyorsun. Yazılıdan yetmiş alan hasta başı ve sözlüye girmiyor. Gece yurtta elektrikler kesildi, mevsim kış hava acayip soğuk, yurt zaten prefabrik, fakülteye yaklaşık olarak 7-8 km uzaklıkta ve fakülteye giden yol rampa. Fakültede jeneratör var, elektrikler kesilince ben de montu giydim, kaşkolü taktım, dışarısı dağ başı, ev falan hiçbir şey yok, korkuyorum. Aldım notlarımı ya Allah bismillah dedim, karlara bata çıka tam fakültenin önüne geldim ki ayağım kaydı, ben bir düştüm, notlarımın hepsi uçtu. Ağlayacağım ağlayamıyorum, Allah’ım bu nasıl bir şey, notlar gözümün önünde uçuyor, tutamıyorum. Yurda geri dönme şansım da yok. Çıktım kliniklerden bir tanesine, gittim oturdum ama ağlasam yediremiyorum, tip itibariyle de çok müsait değilim. Dışarıdan bakıldığında da esmer, gözlüklü, şişman olanlar ağlamaz gibi bir fikir var. Kahroldum yani çünkü son rötuşları yapacaktım ve notlar uçup gitti. Ama Allah’tan sınavdan 71 civarı bir not aldım ve sözlüye, hasta başına girmedim. Hiç sınıfta kalmadım, staj tekrarına gitmedim. Ama şimdi olsaydı mesul olduğumla meşgul olurdum diyorum. Şimdi Köprü Kulübünü takip ediyorum kulüptekiler hocam danışmanımız olur musunuz dediklerinde kabul ettim iki üç yıl önce. Köprü Kulübünün elemanlarının hepsinin notunu takip ediyorum ben. Kim kaç aldı, kim ne yaptı bunlar benim için önemli. Onlara eğiticilik için bir tek şartım var, diyorum ki bakın sosyal faaliyetlerde bulunun, eğitim düzenleyin ancak derslerinizi ihmal etmeyin. Ben onları ortaokul ve liselere götürüyorum eğitim verdirmeye, o okullardaki çocuklar beni dinleseler ne diyecekler, kaç yaşına gelmiş adam diye düşünecekler ama şimdi tıp fakültesindeki kızı erkeği dinledikleri zaman daha fazla etkileniyorlar, ben de keşke bu abla/ağabey gibi olsam diyorlar. Ama şimdi bu eğitimi vermeye giden öğrenci bütünlemeye kalırsa örnek olamaz, arkadaşlar ders çalışın diyemez. O yüzden benim kulüptekilerden ricam eğer eğitici olmak gibi bir niyetleri varsa bütünlemeye kalmamaları. Şimdi dersleri ciddiye almak ve çalışmak mühim çünkü tıp her geçen gün ilerliyor, bizim zamanımızdaki gibi değil. Biz o zamanlar yarı tanrı gibiydik, bakın Allah demiyorum, o farklı bir şey. Yap dedik mi yapılırdı. Şimdi öyle değil. Doktora hemşireye darp arttı, internette artık her türlü bilgi zaten var. Sizin şu andaki bilgilere yetişmeniz çok zor, bu yüzden temelinizin çok iyi olması gerek. Yapabileceğiniz en güzel şey iyi bir doktor olmaya çalışmaktır. Bunun yanında da sosyal faaliyetlerde bulunun, enstrüman çalın, tıp fakültesi öğrencisi antisosyal değildir, olmamalıdır. Yaptığınız bu faaliyet bile bence başlı başına çok güzel bir şey, yapmaya devam edin.

FT: Meslek hayatınızda size en çok keyif veren ve sizi en çok üzen olaylar nelerdi?

KT: Mesleğimde bana en çok keyif veren şey tabii ki tedavi etmekte olduğum bir hastadan olumlu sonuç almak. Çünkü bizim yaptığımız iş sonuç odaklı bir iş, süreç odaklı değil. Eğer sonuç alınamıyorsa süreç sizi çok tatmin etmez. Bu yüzden belli başlı branşlar bana hiç uymuyor, mesela çok uzun tedavi süreci olanlar beni çok cezbetmiyor. Bu yüzden yaptığım terapi işini ben çok seviyorum çünkü fazlasıyla sonuç odaklı bir yaklaşım.

Doğu Beyazıt’ta bana bir çocuk getirmişlerdi, aile zaten artık ümidini kesmişti çocuktan. Ben de pratisyen hekimdim. Mecburî hizmetteydim. Müdahale etmiştim ve çocuk yaşamıştı. Bana çocuk için isim sormuşlardı ve ben çocuğun isim babası olmuştum, bu benim çok hoşuma gitmişti. Buna benzer bir sürü olay yaşamışımdır. Şimdiki aklım olsa belki gemileri yakıp tıbbı bırakabilirdim ancak buna hiç cesaret edemedim. Şu an dediğim gibi ben on dokuz farklı eğitim veriyorum ve bunlardan biri de NLP, nörolinguistik program. Geçen gün Antep’ten bir doktor aradı beni, dedi ki “Hocam sizden eğitim almak istiyorum, eğitimden sonra doktorluğu bırakacağım ve bu işi yapacağım.” Ben şöyle düşündüm, ben o eğitimin dışında on sekiz farklı eğitim daha veriyorum ve verdiğim eğitimlerden bir tanesi de hipnoz gibi Türkiye’de şu anda bakanlık onaylı bütün doktor, diş hekimi, klinik psikolog dâhil 23 kişinin sertifikasının olduğu bir dal ve o 23 kişiden de eğitim verme hakkı olan iki veya üç kişinin olduğu bir iş. Buna rağmen o doktorun gösterdiği cesareti gösteremiyorum. Belki de şöyle düşünüyorum, çok emek verdim, dâhiliyeden, anatomiden geçmem, o zorlu fakülte yılları vesair… Geriye dönüp bakıldığında tıbbı bırakmak kolay bir şey değil. Belki şimdiki aklım olsa daha sosyal bir iş tercih ederdim ama belki de buralara gelmemde tıp okumamın etkisi var. Tıp okumasaydım belki bu kadar fizyolojiye, anatomiye hâkim olmayacaktım. Bu kadar geniş bakıyor olamayacaktım.

Beni en çok sevindiren hastalarımdan sonuç almam en çok üzen şeylerden bir tanesi de meslektaşlarımızdan bize gelen zarar. Size hastadan fazla zarar gelmez ama sizi meslektaşlarınız vurur. Mesela şimdi Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesinde Türkiye’nin ilk ve tek hipnoterapi polikliniğinin olduğunu birçok doktor bilmiyor. Türkiye’de hipnozla ilgili ilk tezi bizim verdiğimizi bilmiyorlar. Türkiye’de tek hipnoz ölçeğinin Taştan Telkine Yatkınlık Ölçeği olduğunu bilmiyorlar. Bunlar bilimsel şeyler. Ama yaptığımız işe hala şarlatanlık diyorlar, işte bu beni çok üzüyor.

FT: Türkiye’deki tıp hizmeti hakkındaki fikirlerinizi almak istiyoruz. Almanya ile olan bağınıza dayanarak bir kıyas yapmanızı istesek…

KT: Bizim en temel sıkıntılarımızdan biri sistem. Bizde sistem yok. Hatta bizim sistemimizin adı sistemsizlik. Mesela Amerika’da pek çok yerde şöyledir, siz diyelim ki falanca üniversitenin dâhiliye asistanı olacaksınız. Üniversitenin sitesinde gerekli her türlü bilgi vardır. Benim asistanım olursan sana şu kadar maaş vereceğim, birinci yıl şu kadar nöbet tutturacağım, ikinci yıl bu kadar tutturacağım, üniversitenin otoparkından istifade ettireceğim, çocuğun için kreşten istifade ettireceğim şeklinde tüm bilgiler mevcuttur sitede. Kişi tercih ederken sosyal hayatına göre tercih eder. Tutacağı nöbete göre tercih eder, çalışma yoğunluğun göre tercih eder. Mesela kişi diyebilir ki ben çalışmak istiyorum ama ev hanımlığı da yapayım, nöbetim çok olmasın, programım buna göre ayarlansın. İşte bizde böyle bir sistem yok.

Asistanlıklarda, gittiğiniz zaman hocanın iki dudağı arasındasınız. Kliniklere çıkın bakın. Ben buradakini çok bilmiyorum ama klinikteki hocanın istediğini söyleme hakkı vardır. Türkiye’de hoca kızabilir, ezebilir, bağırabilir, hele de cerrahi branşlarda. Bu Avrupa’da yok. Ben asistanlığın özellikle Türkiye’de insan haklarına aykırı bir şey olduğunu düşünüyorum. Bir çok branş için söylüyorum bunu. Hoca kendinde küfredebilme, hakaret edebilme hakkını buluyor. Batı ile bizim aramızdaki en temel fark bu. Bunu ben bir fıkra olarak anlatayım size. Arap devleti Türkiye’ye bir heyet göndermek, buradaki kamu kuruluşlarını vesaire inceleyerek kendi ülkelerine buradaki sistemden bir şeyler katmak istiyor. Bizimkiler de kabul ediyor. Bir ay boyunca Arap yetkilileri bu kamu kuruluşlarına götürüp gezdiriyorlar. Arap heyeti gitmeden evvel bir kokteyl veriliyor ve orada heyete soruyorlar: Bir aydır gözlem yapıyorsunuz Türkiye’de ne gördünüz, ülke hakkında ne düşünüyorsunuz diye. Adamlar tek cümle ile özetleyebiliriz diyorlar: Külliyen brifing, icraat mafiş, nihayetinde de kokteyl. Hakikaten bizde öyle bol bol toplantı bol bol konuşma var ama icraat yok. Normalde kimin ne iş yapacağı, işi nasıl yapacağı, toplam kalite yönetimi denilen şeyler var. Türkiye’de şu anda bunlar yok ve ben bunu birçok kurum için söylüyorum. Biz duygusal bir milletiz, profesyonel değil. Doğu toplumu duygusaldır. İşini duygusal olarak yapar. Biz profesyonelleşmeyi beceremiyoruz. Batı ile bizim aramızdaki temel fark bu. Batı tamamen kişinin yaptığı işe bakıyor, kılığına kıyafetine, tipine, inancına, yüksek yerlerdeki tanıdıklarına hiçbir şekilde önem vermiyor. Kişinin yaptığı iş önemli. Bir anekdot daha anlatıyım, yaşanmış bir şey yine. Yıllar önce iş güvenliği ve iş sağlığı ile ilgilenen kurumlar ile İsviçre’de bir toplantı olacak. Bizden o dönemde bu konuya hâkim çok fazla kişi yok, birini toplantıya katılsın diye gönderiyorlar. O zamanlar da bu çipli kartların yeni bulunduğu bir dönem henüz dünyaya yayılmamış. Vatandaş çıkıyor diyor ki biz işçilerin kaytarmasını önleyecek bir sistem bulduk. Hiçbir işçi artık işten kaytaramayacak ve devam ediyor, çipli bir kart bulduk, işçinin kendi kimlik kartı olacak ve işe geldiği zaman okutacak, bu sayede işe hangi saatte girip çıktığı belli olacak. Kızıl kıyamet alkış kopuyor kalabalıkta. Bizimki el kaldırıyor ve diyor ki, ya o kartı arkadaşına verir de arkadaşı onun yerine basarsa, o zaman nasıl olacak? Salonda buz gibi bir hava, sessizlik… Adam soruyor, nasıl yani? Diyor ki, yani kişi ya işe kendi gelmez de arkadaşına yaptırırsa? Karşı taraftaki, ama olmaz ki diyor böyle bir şey. Adam bu durumu hayal bile edemiyor.

Bu ikinci anlatacağım olay ben Almanya’dayken meydana geldi, biliyorum yani. Orada sigaralar özel otomatlardadır. Otomatlardan sigara alırsınız. Marketlerde falan da satılır ama otomatlar daha sık kullanılır. Bu anlatacağım da çok bilinen, anlatılan bir olaydır. Bir gün makinenin birinin içinin bomboş olduğunu ama hiç para olmadığını ve otomatın paslanmış ve bozulmuş olduğunu fark ediyorlar. Araştırılıyorlar ve sebebini bulamıyorlar. O zaman kamera falan yok tabii o şekilde de bulamıyorlar. Gazeteye ilan veriyorlar, bunu yapan kimse, gelsin bize nasıl yaptığını anlatsın, cezalandırmayacağız hatta şu kadar para vereceğiz diye. O zaman Euro falan yok, para birimi mark. Adam buzu mark şekline getirmiş, para diye onu atıyor ve buz eriyip su şekline gelince de otomat bozuluyor. Aradaki fark bu işte biz zekiyiz. Avrupalıdan daha zekiyiz değil demek istediğim elbette, bu ırkçılık olurdu. Biz zekiyiz ama biz zekâmızı farklı bir şekilde, yanlış denebilecek şekilde kullanıyoruz. Düzeliriz inşallah ancak düzelmesi zor. Sosyolojik olarak yapılan bir çalışmaya göre bir kuşaktaki yanlış davranışın değişebilmesi için birinci kuşak doğru davranışı kendi çocuklarına öğretse bile bunun üzerinden iki nesil daha geçmesi gerekiyor ki bu doğru davranış yerleşsin. Yani ben çocuklarıma anlatacağım, çocuklarım çocuklarına anlatacak, onların çocukları da ancak o doğrular üzerinden giderse bu doğru davranış yerleşecek. Almanya’da gördüğüm bir şeyi daha anlatıyım. Çok tuhafıma gitmişti, orta ikinci sınıftaydım herhalde. Acayip şişman bir kız gördüm, kızı tanımıyorum, yayalar için kırmızı ışıkta bekliyor kız, biz de aynı şekilde ablamla birlikte bekliyoruz. Kız elindeki elmayı yedi, çöpü kaldı, atacak yer bulamadı ve elmanın o çöpünü de yedi. Yani bu insanlar yere çöp atmıyorlar. Benim rahmetli babam ilkokul mezunu bile değil, 2. sınıfta okulu bırakmış, okuma yazma bilen yıllarca inşaatta çalışmış bir insan. Benim annem ve babam öksüz ve yetim. İkisi de kimsesiz büyümüş, babam inşaatlarda yatmış bir insan. Bu adam Türkiye’den kalkıp Almanya’ya gidiyor ve kırk yıl Almanya’da kalıyor. Ben Almanya’nın sistemine hayran oldum, babamı nasıl değiştirdiğini görerek. Çünkü burada hiçbir anlamda eğitim almamış olan babamın evine gidiyordum, dolabındaki bütün yiyecekler aynı marketteki gibi dizilmiş, paketli, düzenli oluyordu. Sakalları gür bir adamdı benim babam. Her gün tıraş olurdu. Bir gün otomattan sigara alacak aşağı inip, mümkün değil tıraş olmadan inmedi aşağıya. Benim babam üniversite mezunu, entelektüel seviyesi çok yüksek bir adam değildi. Nasıl değiştirdiniz siz bu adamı? Bir gün İskenderun’da tarağının ucu görünmüş sahilde yürürken. Oğlum ben nasıl sahilde böyle yürüdüm diye sordu. Baba dedim burası Türkiye, bunu insanlar görse ne olacak. Yok oğlum çok ayıp, olmaz öyle şey dedi. Siz ne yaptınız ki bu adama bu kadar değişti diye düşündüm kendi kendime. İşte sistem böyle bir şey. Babam Almanya’da on üç gün komada yattı. O komadayken her gün hastaneye gittim, on üçüncü gün komadan çıktı. Onu da kanserden kaybettim. Birinci gün babam tuvalete gidecek, doktorları ile konuşuyorum dedim ki ben götüreyim babam sizinle tuvalete gitmez. Hayır dediler, bu bizim işimiz, biz bunun için para alıyoruz. Ben ikna edemedim ve o adamlar babamı tuvalete götürdüler. Çok insancıl davrandılar, babamı tuvalete götürünce kapıyı aralık bıraktılar, serumu dışarıdan, ucundan tuttular ve babamın yanında kaldılar. Annem Almanya’da vefat etti. Tipik bir Türk kadını. 1,50 boyunda 100 kilo. Son zamanlarda beynindeki tümör bası yapınca demans oldu. Annemin altının temizlenmesi gerekiyordu ve hemşirenin o aparatla annemin altını temizleyişini gördüğümde inanamadım. Ben bunu yapamam. Çalışanları öyle bir yetiştiriyorlar ki o işi kim yapıyorsa en iyi şekilde yapıyor. Kendisini sevmem ama Hitler’in bit sözü var: “Gerçek milliyetçilik yaptığın işi en iyi yapmak ile kaimdir.” Bir insanın gerçek milliyetçi, vatansever olduğunu anlamak için adamın yaptığı işe bakın eğer iyi yapıyorsa vatanseverdir. Sistemin olduğu yerde böyle etkileşim vardır. Bizim adam edemediğimiz insanlar orada yola gelip, emniyet kemersiz araba sürmüyor, trafik kurallarına inanılmaz riayet ediyor. Ana temel problem sistem bence.

FT: Türkiye’de verilen tıp eğitimi hakkında fikirleriniz neler? Öğrencilerle ilgili ne düşünüyorsunuz?

KT: Öncelikle yine önce sistemden başlayayım. Üniversitelerde ÇEP (çekirdek eğitim programı) denilen bir şey var. Hangi sınıflarda hangi derslerin anlatılacağını belirler ve üniversiteler o program içinden dersleri seçerler ve müfredat oluştururlar. Burada bir sıkıntı yok. Ancak uygulamada teferruata çok takıldığımızı düşünüyorum. Tıp fakültesi öğrencisine yeteri kadar pratik yaptırmadığımızı düşünüyorum. Tıp fakültesi öğrencesinin yeteri kadar pratik yapmadan sahaya çıktığını düşünüyorum özellikle 4. sınıf ve sonrasında tıp fakültesi öğrencilerinin aklında yalızca TUS’un olduğunu düşünüyorum. Bunu idealize edebilmek için de tıp fakültesi öğrencilerinin en az bir iki sene sınava girmeden, mecburi hizmet yapması gerektiğini düşünüyorum. Çok spesifik branşlar için söylüyorum, şimdi sen fakülteyi bitirdin TUS’a çok iyi hazırlandın ve gözü kazandın, iyi ama genel tababeti bilmiyorsun ki. Tıp fakültesi gözcü, aile hekimi, nöroşirurji uzmanı, fizyoterapist yetiştirmez. Tıp fakültesi pratisyen hekim yetiştirir, yetiştirmelidir. Yetiştirdiği öğrenci genel tababeti bilmelidir. Bu fikir şimdi size bir zulüm gibi gelebilir ama öyle değil çünkü aslında sen zaman kaybetmiyorsun, iki sene pratisyen hekimlik yaparken sistemi öğreneceksin. Adam göz doktoru oluyor sonra uzmanlık nöbeti tutuyor. Devlet hastanelerinde uzmanlık nöbeti var mı, var. Ayda bir iki onlara nöbet geliyor mu, geliyor. Fakat özellikle dermatologların, göz hekimlerinin çoğu genel tababette sıkıntı yaşıyor. Özellikle bu branşlar üzerinden gitmeye gerek yok aslında neredeyse bütün uzmanlıklar için durum aynı. Tanıdığım bir dermatolog istifa etmeyi düşünüyordu haklı olarak. Ben dermatoloji biliyorum ama genel nöbet tutamam, dedi. Fakat acile gelen kafa travması geçiren hastadan da sorumlu çünkü uzman nöbeti tutuyor. Bunun için diyorum ki doğu görevinden farklı olarak, bir veya iki yıllık, tababeti öğretecek bir sisteme ihtiyaç var.

Öğrenci bize geldiği andan itibaren ununu elemiş eleğini asmış hissediyor kendini. Üniversite sınavına çok çalıştım, kazandım şimdi oldu. Tıbbın en zor senesi birinci sınıf bence haklı olarak çünkü herkes birinci sınıfta rahatlamış oluyor. Aslında ikide ve üçte dersler çok ağır ama öğrenci artık yapması gerekenin farkında. Bence tıp fakültesi sistemi içinde çok daha fazla pratik olmalı, bu pratikler de daha çok uygulama odaklı olmalı. Amerika’da, Almanya’da, Avrupa’nın pek çok ülkesinde maketler vardır. Bu maketler özel birer birimdir, tıp eğitimi bunun üstünden verilir. Bizim gibi birkaç tane uyduruk, eski,  gerilmekten üzerinde damar kalmamış maketler gibi değildir. Önce maketlerle çalışırsınız ve sonra üç ve dörtte, kliniklerde bunun pratiğini alırsınız.

Ben Türkiye’de alınan tıp eğitiminin çok yetersiz olduğunu düşünüyorum. Geçenlerde, hangi yıl olduğunu hatırlamıyorum, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi birincisi konuşurken çok güzel bir şey söyledi. TUS’a çok iyi hazırlandığından, notlarının çok iyi olduğundan bahsetti ama kendisini doktor gibi hissetmediğini söyledi. Dördüncü sınıf öğrencileri bize bir aylık rotasyon ile geliyorlar. Bizim beş eğitim ASM’mizden eğitim alıyorlar. Ben orada çalışan bütün hemşireleri ve sağlık görevlilerini tembihledim, gelen her öğrenci tansiyon ölçecek, kan alacak, pansuman yapacak, sütur atacak; göstereceksiniz ve yapacaklar dedim. Çünkü bir farkımız olmalı. Öğrencilerin en büyük şikâyeti şu an biz pek çok şey bilmelerine rağmen dışarıda sorulan sorulara cevap verememeler, doktor olduklarını hissedememeleri. Şimdi biz derslerimizi anlatırken tamamen buna göre anlatma eğilimindeyiz ama bunun bir sistem haline gelmesi ve müfredatın buna göre düzenlenmesi lazım. Pratiğin çok daha fazla olması lazım çünkü tıp usta çırak ilişkisidir. Teori bizde önemlidir ancak teoriye internetten de ulaşmak mümkün artık. Yalnızca birinci sınıflardan sorumlu bir danışman hoca değil birebir öğrencilerden sorumlu danışman hocaların olması lazım. Bana göre şunun olması lazım: on tane öğrenci bir hocaya verilecek ve bu hoca bu ön öğrencinin birinci sınıftan altıncı sınıfa kadar psikolojik vaziyetinden, not durumundan vesair sorumlu olacak. Bu hoca onların danışman hocası, gözetmeni, adına ne denirse artık onlar ile sorumlu hocaları olacak. Bu hocaların işine gelen bir şey mi olacak sizce? Ben bunu söylerken bu yükün altına can-ı gönülden girmek istediğim için mi söylüyorum? Hayır, ama bu olursa usta çırak ilişkisi devreye girmiş olur ve bu eğitim açısından çok mühim.

FT: İlgi alanlarınız ve hobileriniz nelerdir?

KT: Şöyle söyleyeyim, benim bütün boş vakitlerim eğitimle geçiyor ve ben bununla dinleniyorum. Ben konu anlatırken yorulmam, iyi bir şey yaparken yorulmuyorum zaten. Öğrencilerden, kulüplerden kim olursa olsun, beni bir şey için çağırırsa meşru olmak kaydıyla ben hepsine gidiyorum. Bir talepleri olursa mutlaka karşılamaya çalışıyorum. Sebebi şu, ben yaptığım işten keyif alıyorum. Şu anda yalnızca burada değil, Türkiye’nin hiçbir yerinde benim yaptığım işi yapan yok. Hipnoterapiyi bir terapi olarak yapan yok. Ben hiçbir hastadan ücret makbuzu kestirmiyorum. Hocalar istedikleri takdirde saat üçten sonra ücretli olarak hasta bakabiliyorlar, devlet bunlara o hakkı vermiş. Prensip olarak ben bunu yapmıyorum. Üniversitenin kendi rayici neyse üniversite alıyor onu. Neden? Çünkü ben yaptığım işten keyif alıyorum ve mutluyum. Özel zevklerim, özel hobilerim söz konusu olduğunda şu geliyor aklıma: Beni ortaokuldayken filan televizyona çıkarıp sorsalar “Hobilerin ne?” diye, “Kitap okumayı sevmem, müzik dinlemekten nefret ederim.” demeyi kurardım. Çünkü herkes çıkıp bunları söylüyor. Ancak benim hayattaki en büyük çekincelerimden biri gözlerime bir şey olmasıdır. Her şeyden mahrum kalayım ancak kitap okumaktan mahrum kalmayayım. Beni en çok dinlendirecek, en çok keyif aldığım şeylerden biri, ıssız bir yerde, kimsenin olmadığı, teknolojik vasıtaların çok olmadığı bir yerde –Karadeniz’in o yaylalarını bunun için çok severim– kitaplarımı alacağım, bilgisayarımı alacağım ve gidip orada saatlerce, günlerce kitap okuyacağım, kendi kendimi dinleyeceğim.  Benim için tatil ve dinlenme, beş yıldızlı otel falan değildir. Kitap okumayı hakikaten çok seviyorum, bu beni rehabilite ediyor. Hatta ben kitaplarımın bir tanesinde “DDYK” şeklinde ifade etmiştim: Düşünür, düşünür, yazar, konuşur. “Yazarın en büyük hayâli ‘DDYK’ olmaktır” demiştim çünkü yazar, şu anda “KKYD” pozisyonunda. Yani “konuşur, konuşur, yazar, düşünür.” Ama benim en büyük hayâlim, düşünmek, düşünmek, yazmak, en son konuşmak. 13. kitabımı bitirdim, benim gibi sayısalcı birisi için bu pek kolay değildi belki. Yazmak artık benim bir parçam, yazmadan duramıyorum. Dört beş yıl bir gazetede köşe yazarlığı yaptım. Beş yıl boyunca her hafta canlı bir televizyon programı yaptım. Bir yıl radyoda canlı program yaptım ve bunların hiçbiri için para almadım. Seviyorum çünkü bunlar benim hobilerim. Onun haricinde de çok klasik bir adamımdır, “şunu severim, şundan hoşlanırım” gibi bir şeyim yok. Mesela hiç yemek seçmem. Benim için yemeğin cinsi değil miktarı önemlidir. Ne yemek gelirse gelsin, miktarı fazla olmadığı sürece mühim değil. Dolayısıyla aslında çok klasik ve terminolojik olarak da çok basit bir adamım. Beni mutlu etmek o kadar basittir ki, kıymalı makarna yapıldığı andan itibaren ben mutluyumdur. Çocukluğumuzda, ayda bir kilo et alınırdı –o zaman için yine iyi bir miktar– ve bizim o zamanlar pazar günü sokağa çıkma yasağımız vardı. Sebebi de şuydu, bizde temizlik pazar günü yapılırdı. Annem her birimize bir oda verirdi, en küçük olanı da bana verirdi. Ama odanın silmesi, tozu, her şeyi bana aitti. Bizde odanın silinmesi paspasla değildi, dizimizi yere koyacağız ve iki defa suyu yenileyip üç defa sileceğiz ve sildikten sonra toz alacağız. Mükâfatımız neydi? İş bitince kıymalı makarna. Onun için, çok klasik bir adamımdır. Ben şimdi yaptığım iş gereği yurtdışına, yurtiçine, birçok yere gidiyorum. Özellikle dünyada gittiğim yerler arasında Antalya’dan daha orijinal menüsü olan hiçbir yer görmedim. Mesela Paris’te kaldığım yer çok adı duyulmuş bir yer değildi fakat Letonya’da, İspanya’da, Bacrelona’da, Edinburgh’da Hilton’da kaldım. Antalya’daki otellerin sadece tatlı menüsü diğer otellerin bütün yemek menüsünü kapsıyor. Bunu anlatıyorum çünkü arkadaşlarla bir yere gidiyoruz, neresi olursa olsun, bir şey beni makarnaya çekiyor. Diyorlar ki, hocam Allah aşkına Antalya’dayız menü geniş neden makarna yiyorsunuz? Ben de diyorum ki, herkes neyle mutlu olacaksa onu yesin, ben makarnanın envai çeşidine gidiyorum. Buna NLP’de “çapa” denir. Her yediğim kıymalı makarna beni ortaokula, liseye götürüyor. Rahmetli annemin yaptığı o fazla yağlı kıymalı makarnayı hatırlıyorum. İşte özel zevklerimden bir tanesi de bu.

FT: Emeklilik planınız var mı? Varsa planlarınızı bizimle paylaşır mısınız?

KT: Emeklilik planım yok. İnsan dışında kâinatta emekli olan bir tane canlı söyleyemezsiniz. Emeklilik diye bir şey yoktur. Kâinatta insan dışında tatil yapan bir canlı da söyleyemezsiniz. İki şey benim jargonumda yoktur: tatil ve emeklilik. Tatil kavramı İslamî literatürde de yok. Kur’an-ı Kerim’i araştırın, mealini okuyun. Tatil diye bir şey bulamazsınız. Tebdil vardır, tebdil değişme anlamına gelir. İnşirah suresinde diyor ki “Bir işle yorulduğun zaman, başka bir iş yaparak dinlen.” İyi de hocam biz hiç mi tatil yapmayacağız diyeceksiniz. Batının bize dayattığı şekilde bir tatil yapmayacağız. Şöyle bir tatil yok “Antalya’ya çoluk çocuk şöyle bir gitsek, sahil kenarında şöyle bir on beş gün geçirsek.” Bu tatil değil, benim böyle bir tatil anlayışım yok, dolayısıyla bir emeklilik planım da yok. Yaşım dolar, Allah ömür verir o zamana kadar yaşarsam, devlet beni emekli eder. Ben elim ayağım tutmuyor bile olsa, ağzım işlediği müddetçe konuşur, gözüm çalıştığı müddetçe yazar okurum. Muhakkak bir şeyler yaparım diye düşünüyorum. Kâinatta tatil, emeklilik yoktur, tekrar etmek istiyorum.

FT: Röportajı okuyanlara, öğrencilerinize söylemek istediğiniz son bir şey var mı?

KT: Ben bütün sonlara karşıyım çünkü kâinatta son yok. Bana bir tane son söyleyin. Buradaki sonu mutlak sonu kast ederek söylüyorum çünkü her son aslında bir başlangıç. Dolayısıyla öğrencilere neden son bir şey söyleyeyim ki? Ben normal zamanda söyleyeceğim bir şeyi söyleyeyim, mesul olduklarıyla meşgul olsunlar. Şimdi onların bir heybeleri var, bu heybeyi doldurabildikleri kadar doldurmaya baksınlar. Zülkarneyn peygamberin böyle bir kıssası vardır. Bir yerden geçeceğiz der peygamber, o geçtiğimiz yerlerden bir yudumdan fazla su almayın,  yerdeki şeyleri ise toplayabildiğiniz kadar toplayın. İnsanlar alacakları şeyleri karanlıkta görmediklerinden, ağırlık olur, zaten yorgunuz, ne gerek var düşüncesiyle almazlar. Fakat gün ağardığında o topladıkları şeylerin altın olduğunu görürler. Şimdi sizin için de okuduğunuz her bilgi, öğrendiğiniz her yeti altın kıymetinde. Siz önce doktor olacaksınız, gelecekte seçmeyi planladığınız uzmanlık alanına göre dersleri eleyip bu benim ne işime yarayacak diyemezsiniz. Çünkü ancak tam bir doktor olduktan sonra bir dalda uzmanlaşabilirsiniz. Bu yüzden tekrar söylüyorum mesul olduğunuzla meşgul olun.

FT: Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz hocam.

KT: Ayağınıza sağlık.

 

Elham Mine İş & Ayşenur Özarslan

CEVAP VER