Nasıl Anlatsam Kendimi Sana?

2
490
views

Ona pek bir şey anlatmazdım. Kimseye pek bir şey anlatmazdım. Eskiden beri sessiz bir insandım. Soğuktum da belki Mori’ye göre. Zihnim her daim öyle gürültülü ve karışıktı ki kendimi çoğu zaman, bir odanın içinde duvarlara çarpa çarpa uçan tedirgin bir kuşa benzeyen düşüncelerimi yakalamaya uğraşırken bulurdum. Hem kendimi kuştan sakınır hem de onu bir ucundan kavrayabilmenin yollarını arardım. Konuşmaksa benim bu hengâmeden kendimi büyük bir çabayla sıyırıp yaptığım bir şeydi. Yani oldukça zordu. Sadece kanat çırpma sesinden ve kendini acıta acıta bir duvardan ötekine yönelen kuştan bahsettiğimde deli muamelesi göreceğimi bildiğim için de susuyordum. Delilik tabi ki yüceydi ve deliliğe mazhar olmak beni ancak sevindirebilirdi ama henüz bunu yüksek sesle söyleyecek ve deliliğimi alenen sergileyecek cesareti bulamıyordum. Mori de sessiz ve soğuk biriydi ve biz şimdi soğuk kadınların itilmişliği içinde karşılıklı koltuklara oturmuş, kollarımızı yerçekiminin insafına bırakmış, akşamın pencereden ellerini uzatıp yüzümüzü sevmesine izin vermiştik. Rahatlamış, gevşemiş bir haldeydik ve ben boynumun uzadığını hissederdim böyle zamanlarda. Böyle zamanlarda Mori’nin de boynu uzardı ve bir yandan uzayan boynuyla gözümde daha genç bir hâl alırken koltuktan sarkan eliyle de yaşlılığa yaklaşırdı. Hiçbir şeyin kahverengi olmadığı ama her şeyin kahverengi olmaya yaklaştığı bu odada gençlik ve yaşlılığın tüm dingin hâllerini Mori’de bulurdum. Ama bu sefer, tüm bu dinginliğe rağmen zihnimi tamamen boşaltmayı başaramadım. Ona kendimi anlatmam gerektiğini unutamamıştım. Kendimi anlatmam gerek çünkü Mori duymak ister. Mori benim gibi hayatını tahminler ve şüpheler ve söylenmemiş sözler üzerine kurmaz. Her şeyin kesin halini sever. Saçlarını hep dümdüz kestirir. Köşeleri belirgin eşyaları beğenir. Onun böyle muntazam yaratılmış ruhu ve aklı yanında benim köşesiz girdaplarda kayboluşumun esamesi okunmaz. Yine de beni bilmek ister. Ama ne diyebilirdim ki Mori’ye?

Mori; görenler, gözleri açık olanlar, uyanık olanlar göremez beni. Onlar gerçeğe omuz silker, dudak büker, göz devirir. Gördüklerini zannederek gerçeği ellerinin tersiyle iter onlar ve mutlak yalana dönerler yüzlerini. Ancak körler, uykudakiler, yalana gözlerini kapamış olanlar beni görebilir. Şimdi beni bulabilmek ve görebilmek için kapat gözlerini.

Mori, şüpheden yaratıldım ben. Şüphe ki akıl dolabımdaki birkaç gerçek kırıntısını da kemire kemire tüketti. Şüphe ki akıl suyumun içine koyu mavi mürekkepler damlattı ve akıl denizimi iskeleden sallanan ayaklarıyla dalgalandırdı. Ve şüphe ki en aydınlık bildiğim günlerde bile yollarımı kaybettirdi. Yine de şüphesiz sen sensin. Ama ben pek ben değilim. Ben daha neyden yaratıldığıma karar verebilmiş değilim. Ben çoğu zaman şüpheler içinde kıvranıp dururum. Fikirlerim ve ruhumun gözlerime indirdiği bir şüphe perdesinin bende yarattığı bir körlükle yaşamaya devam ederim.

Mori, nasıl anlatsam kendimi sana? Benim içimde karanlık bir dere var uzun uzun uzanan ve derinliği bazen insan boyunu aşan. Uzaktan baktığında soğukluğunu iliklerinde hissedebileceğin bir dere. Bariyerlerin ardında. Şimdi sen otobanlarda yürümekten bıkmış, kaybolmuş, bilge ve sarhoş kimseler gibi bariyerlerin ardına, dereye yönel. Aldırış etme otomobillerin gözlerini delen ışıklarına. Onlar benim hayatımın tatsızlığını ve kimi zaman nasıl dayanılmaz olduğunu anlatır. Seni sersem eden otomobillerden birinin içinde bir çocuk görürsün belki; çenesini eline, başını da cama yaslamış, bir gece önceki ay ışığını arayan yorgun, uykulu bir çocuk. O çocuğun camın arkasında biraz silik biraz tozlu duran yüzü benim çocukluğumu anlatır sana. “Sen tükenme beni bitir”li şarkılar eşliğinde yollar boyu tükenmezliğe uzanır gibi duran dağları çocukluğumdan beri severim. Onlar da benim toprağa yakınlığımı anlatır. Eskiden toprağın elim ayağım kadar benim olduğunu bilmezdim ve organik domateslere bile pek kıymet vermezdim. Önce bir filmde görmüş olmalıyım sevdiklerimizin üstünü örttüğümüz toprağı. Daha sonra bizzat kendim örttüm ve elim varmadı sulamaya ama üzerinde hayatla hiçbir bağı yokmuş gibi görünen otların büyümesine göz yumdum.

Mori, nasıl anlatsam kendimi sana? Şimdi al bu çalıyı eline ve karşıya geçmeye çalış. Suyun derinliğini tart, soğukluğunu, karanlığını tart. Korkma sarmaşıklar ve yılanlar dolanmaz ayaklarına. Benim çakıl taşlarım kanatmaz seni. Korkma karış suya. Bacaklarını gıdıklayan suda, bir akşamüstü bir istasyonda saçlarımı okşayan bir kadının ellerini bulacaksın. Karşıya geçtiğinde bir tepe göreceksin. Benim aşkımın büyüklüğünden ve imkânsızlığından yaratılmış bir tepe. Bu tepeyi aşman gerek beni bulmak için. Zor olacak, yorulacaksın. Öyle sarp bir yokuşu tırmanacaksın ki nefesin kesilecek. Her adımda arkandaki uçurumu daha da büyüttüğünü anlayacaksın. Bu uçuruma bakmaktan korkacak ve bir adım geri atamaz hale geleceksin. Çünkü aşktan tepelerde sadece yukarı tırmanmak mümkündür. Attığın her adım ileriye ve daha fazlaya doğrudur. Yukarı çıkmaktan vazgeçmenin ve tırmanmanın imkânsız olduğu bir anda bir ağaç göreceksin. Dalları yerlere kadar uzanan ve en çetin kışlarda bile güzelliğini, canlılığını, sakinliğini koruyan bir ağaç. Sen küçükken muhakkak bahçeli evlerde oturmuşsundur ve çocukluk günlerinden birinde bir öğleden sonra bir ağaca yaslanıp dinlenmenin tadını duymuşsundur. Ya da ilkgençliğinde hiçbir şey olmadığını, olamadığını duyumsadığın bir anda yine bir ağaca yaslanmış ve benlik kanamalarının üstünü onun yapraklarıyla örtmüş ve yaralarının onun kabuklarıyla bağlanmasına izin vermişsindir. Farz et ki yine öyle bir bahçedesin. Bu ağacın altına otur, gövdeni onun gövdesine yasla ve dinlen. Ağacın yaprakları alnına değecek ve yüzüne güneşin damlalarını bırakacak. Bir koku duyacaksın o anda. Şimdi anlatmak zor, duyunca anlayacak, serinleyecek, sarhoş olacak, uyuklayacaksın. Uyandığında dermansızlığından kurtulmuş olacak ve devam etmek için yeterli gücü bulacaksın. Heybende uzun bir yol var ve yolda damla damla tüketmen için az önce yaslandığın ağacın merhameti.

Biliyorum, uzun zamandır konuşmadın. Dilinin ucunda bunca yolun kifayetsizliği var. Derdini anlatmaktan aciz hissediyorsun. Lâl; dünyanın bütün sözleri ve soruları karşısında nasıl suskun ve sıkıntılı duruyorsa sen de öyle duruyorsun. Yalnızca içinin yan odalarının birinden gelen, bir kutsal kitaptan olduğunu düşündüğün, anlaşılmaz sesler, çığlıklar, hezeyanlar duyuyorsun. Hasta; nasıl dertlerini anlatmak için tüm bedeniyle bir iniltinin kucağına düşmüşse sen de öyle bir iniltiden medet ummaktasın. Toz toprak içinde kalmışsın. Ne kadar toz zerresi varsa üstünde o kadar parçaya ayrılmışsın.

Tam tepeye vardığında birini görecek ve onun dermanların aslı olduğunu anlayacaksın. Sana güzel ve anlayan gözleriyle bakacak ve toz toprak içinde kalmışlığından kurtulman için su verecek. O suyu iç çünkü benim zaman zaman içimde hissettiğim ferahlığın tadını o suda bulacaksın. Onu orada bırak. Bırak ki bir anlamı olsun aşktan tepenin ve ben kendimi aramaya çıktığımda bana da su verebilsin yorulmuşluğumdan kurtulmam için. Ve umutsuz anlarımda su uzatan elleri bana dayanma gücü versin. Hâlâ beni bulmak istersen kendini tepenin diğer yüzünden bırak. Rüzgâra karşı bırak. Bu rüzgâra karşılıkta benim caddelerce yürürken hissettiğim ayrıklığı bulacaksın.

Mori, nasıl anlatsam kendimi sana? Yaradan yaratıldım ben. Anlattıkça yaralarım kaşınıyor tatlı tatlı. Dudaklarımın moru ısınıyor, kızıyor, kızarıyor. Gözlerimin kanı çekiliyor, akı çıkıyor. Göz kapaklarım iyileşmenin işçileri tarafından ağır ağır yukarı çekiliyor. İyileşiyorum. Bu gidişe dur demem gerek; yaralarıma ve yorgun gözlerime sahip çıkmam gerek. Mori, ellerinle kapat gözlerimi şöyle. Beni gerçeklikten kurtar. Ve iyiliğin dayanılmaz sessizliğinden kurtar. Kaldır bu yaranın kabuğunu ve bak ne gerçekler var altında. En güzel ama en ağrılı geceleri var dünyanın ve en karanlık dağları var. Eğer kaldırmazsan kabuğu ve tekrar kanatmazsan, iyileşmenin aldırmazlığına kapılırım. Unuturum ağrıyı. İyileşme rüzgârı her şeyi siler süpürür. Sancısız yaşamak, yaşamak mıdır? Yaradan sonra gördüm ki dünya iki parça. Kabuğun altı ve kabuğun üstü. Kaldır kabuğu ve gör aslında neye benzediğimi.

Sara

2 YORUMLAR

CEVAP VER