SARA’NIN YARALARI

2
167
views

Neden böyleydim ben? Neden tutamıyordum içimde dalgalanan denizleri? Sara benim kara parçam gibiydi ve ben her dalgalandığımda, telaş içinde Sara’ya kavuşuyordum. Sara’nın duvarlarına çarpıyor ve kendime tekrar dönüyordum. Onun gibi olmalıydım. Dimdik, dalgaları her zaman kararlılıkla karşılayan, her aradığımda orda bulduğum… Ben bir vardım, çoğu zaman ise yoktum. Kararsızdım, dengesizdim, yorgundum. Aramızdaki temel fark aslında şuydu: Sara kendini kendinden korumayı beceriyordu. Kendini sakinleştirmeyi, ayakta tutmayı, yorgunluğunu saklamayı beceriyordu. Ben kendimi kendimden koruyamıyordum. Zaten kendime en çok zararı ben veriyordum. Hatta belki Sara’ya da…

Sara yutkundu. Sara çok güzel yutkunurdu. Bunu ona ilk söylediğimde gülmüştü. Sonra kahkahalar atmıştık vapurun güvertesinde. O zaman kahkaha atmamıza engel olacak kadar kırılmışlık taşımıyorduk göğsümüzde. Gözlerimi ellerimden, tırnak kenarları dişlenmiş ellerimden, Sara’ya çevirdim. “Şimdi beni bulabilmek ve görebilmek için kapat gözlerini.” dediğinde göz kapaklarım kendini kirpiklerimin ağırlığına bıraktı. Ürkek bir mum ışığı gibi titreyen sesiyle anlatmaya başladı. Sesi zihnime cümleleri bir bir inşa ederken yüz ifadesini kendim hayal etmek zorundaydım. İlk defaydı. İlk defa bahsediyordu. Şüphelerden, karanlıklardan, soğuktan, uçurumdan, yaralardan… Şaşkındım. Sara beni anlıyordu, hem de sandığımdan daha çok anlıyordu. O anlattıkça ben de bunu anlıyordum.

Sara; aslında şüphe sahip olduğun en değerli şey biliyorsun değil mi? Sen ki uzun zamandır şüpheler içindeydin. Nasıl yaşayacağını biliyorsun onlarla. Bana ne oldu biliyor musun? Sanki yüzyıllardır düz olduğuna inandığım yeryüzünün yuvarlak olduğu fikrini bir gece gelip aklıma soktular. Bu fikir yeryüzüyle her karşılaştığım anda zihnime bir hançer gibi saplandı. Sara, tüm doğrularım artık birer yalan gibi ve ben doğru olduklarına inancımı kaybetmeme rağmen onları savunmaktan başka bir şey yapamıyorum. Onları kaybetmekten korkuyorum, kaybedersem kendimi kaybederim.

Sara imkansız şey gerçek oldu, şüpheye aşık oldum ben. Hani keskin şeyleri, kenarları, sivri uçları seven kız. Ben. Koskocaman bir şüpheye aşık şimdi. İnanabiliyor musun?

Sara; çocukluğumdan bahsetmek isterdim ben de sana. Hatırlamıyorum lakin. Sanki hiç çocuk olmamış gibiyim. Acının içine doğdum ve bir daha kurtulamadım ondan. Ayıp olmasın diye “Mori” demişler bana. Yoksa “acı” olacakmış adım. Belki de onda gördüğüm çocukluğa kapıldım, ne dersin? Bizim birilerini kendi ellerimizle gömdüğümüz topraktan hiç aldırmadan gülümseyerek kumdan kaleler yapışına imrendim onun. Benzerine aşık olur sanırdım insanı, bambaşkaya aşık oluyormuş meğer.

Sara; ben tepelere tırmanmayı iyi bilmem. Çünkü onun bana sunduğu coğrafyada tepeler yoktur. Aklını kaybettirecek sonsuzlukta dümdüz çöller vardır. Ne kadar yürüdüğünde ulaşacağını bilmezsin, iyileşmeye. Ne kadar yürüdüğünü de bilmezsin zaten. Bacakların her zaman aynı derecede dermansızdır. Ağaçlar da yoktur Sara, sadece birkaç kaktüs dikeninin gölgesinden medet umarsın yorulduğunda. Seve seve tırmanırım senin tepene ama neden korkarım biliyor musun? O iç ferahlatıcı suyla karşılaşırsam tutamam kendimi çünkü seraplarla kandırıldım ben yürüdüğüm bütün yollar boyunca.

Sara; Mevlana der ki “Sebepleri öğrenmek isteyerek delirmenin eşiğinde çaldım kapıyı. Kapı açıldı ve gördüm ki, içeriden çalmaktaymışım.” İçindeymişim ben aslında ve içimdeymişsin sen de. Sara affet beni, yarasız sandım ve yaralamaya çalıştım belki de seni. Ve sen de biliyorsun ki en mahrem yeridir yaraları insanın. O yüzden kabuğun istediğin kadarını kaldırmalısın. Benim içinse endişelenme çünkü henüz kabukları yok, bak ve nasıl iyileştireceğimi söyle bana.

MORİ

2 YORUMLAR

CEVAP VER