Hayırsız Bir Evlat

0
121
views

Bulutlar, yaşlı bir insanın bembeyaz ve dalgalı saçları misali yayılmıştı gökyüzüne. Güneş bir başka güzeldi bugün. Cömert ellerini her yere uzatıyor, sanki doktorluk ev bırakmak istemiyordu. Her yer cıvıl cıvıldı. Sivas bir başka tad alıyordu bahardan bugün.

Önce gençler çıkmaya başladı camiden. Onları orta yaşlılar izledi. En sonda sakallarından nur damlayan ihtiyarlar camiyi terk ettiler. Cami bahçesinde üç ihtiyar kaldı. Onlar da bahçenin köşesindeki eski bir banka oturdular.

-Eee, anlat Mehmet Efendi, geliyor mu bu yaz torunlar buraya.  dedi, mahallenin en yaşlılarından biri olan Selim Efendi.

-Tabii canım, kaç senedir görmüyorlar dedelerini öyle değil mi? diye onayladı Selim Efendi’yi Kerim Efendi. Mahalleli ona “Onaylar Kerim Efendi” derdi.

Biraz büzüldü Mehmet Efendi, durakladı ama kendisini büyük bir merakla bekleyen iki çift gözü de fazla bekletmedi.

-Galiba bu yaz da gelemeyeceklermiş. Bizim oğlanın şirketi yeni bir ihale almış.

-Olur mu öyle şey, zaten beş senedir gelmiyorlar. Bari gelinle çocukları gönderseymiş. Hasret giderirdin.

-Tabii canım, madem kendisi gelemiyor en azından çocuklar dedelerini ziyaret etseymiş. diyerek onayladı Kerim Efendi.

Bunun üzerine biraz daha küçüldü Mehmet Efendi. Güçlükle yutkundu. Öyle ki yutkunma sesini iki arkadaşı da duydu.  Bir süre gözleri uzaklara daldı. Sonra tekrar bakışlarını dostlarına çevirdi.

-Ne olacak çok şükür iyiler ya, bir dahaki sefere gelirler inşAllah.

-Olur mu Mehmet’im insan beş senedir biricik babasını ziyaret etmez mi? Hadi yazın gelemiyorsun o zaman on beş tatilde gelsin. dedi biraz sert biraz tatlı bir dille Selim Efendi.

Mehmet Efendi sustu. Zaten ne diyebilirdi ki? Bir daha yutkundu. Yorgun yeşil gözleri daha da uzaklara daldı. Mehmet Efendi kendi halinde emekli bir memurdu. Herkesi kendi gibi bilenlerdendi. Kimseyle tartışmaz, kendi yağında usul usul kavrulurdu.

Selim Efendi üzüldü. Acaba arkadaşının üstüne fazla mı gitmişti? Allah aşkına çok mu ağır konuşmuştu, yoksa kırk yıllık arkadaşını küstürmüş de olabilir miydi? Bunun gibi yüzlerce soru bir anda zihnine üşüştü. O zaman sessizlikten dolayı iyice bunaldı.  Daha fazla tahammül edemedi bu sessizliğe.

-Kuzum, bu sefer de sen gitsen ya oğlanın yanına. Hem görmüş olursun oğlan ne yer, ne içer, var mı bir müşkülatı.

Mehmet Efendi uzaklardan ayırdı gözlerini. Sanki o açık yeşil gözler, daha koyu bir ton bulmuştu. Ya da Selim Efendi’ye öyle gelmişti.

-Bilmem ki nasıl olur?

Bu soru yaşlılığın getirdiği mahmurlukla tabii ikindi rüzgârının da etkisiyle uyuklamaya başlamış Kerim Efendi’yi bile rahatsız etti.

-Bilmemi var mı yahu! Atla otobüse on saate varmaz ordasın. Bursa’nın otogarından da bir taksi tuttun mu doğru oğlanın evine.

-İyi de ben oğlanın evini bilmem ki.

-Be mübarek adam, oğlanın evini bilmezsin de çalıştığı şirketi de mi bilmezsin.

Doğrusu Mehmet Efendi onu da bilmiyordu; ama yüzü “bilmem” demeye tutmadı. Onun için sadece “Doğruya” diye mırıldandı ama telefon açar oğlundan öğrenirdi. Hanımla bir haftaya kalmaz giderlerdi. Oradaki türbeleri gezerlerdi. Hem hanım da bir hava almış olurdu. Ne zamandır sıkıldığından dem vurmuyor muydu sanki. Gerçekten bu aklına yatmıştı.

Biraz da başka konulardan konuştuktan sonra arkadaşlarından ayrıldı. Koşarcasına eve doğru yürümeye başladı. Yolda gördüğü mahalleliye hatırlarını sormadan hızlıca selam veriyor, onların selam almasına bile fırsat bırakmıyordu. Mahalleli şaşkın bir şekilde Mehmet Efendi’yi izliyordu. Onu buraya taşındığından beri bu kadar heyecanlı ve bu kadar telaşlı görmemişlerdi. Mehmet Efendi sonunda eve vardı. Tam oğluna telefon açacaktı ki kırk yıllık eşi Necla Hanım şaşkınlıkla perçinlenmiş bir sitemle sordu:

-Hayırdır Mehmet Efendi, ne yapıyorsun, nedir bu telaş, artık hanımına da mı selam vermez oldun?

-Yok hanım, olur mu öyle şey. Sen kusuruma bakma çok heyecanlıyım da.

-Hayırdır Mehmet’im kaç yıldır ilk defa seni böyle gördüm.

-Hani bu sene bizim torunlar buraya gelemeyeceklermiş ya.

-Eeee, ne olmuş yani?

-Ben diyorum ki bu sene de biz gidelim onların yanına.

-Gerçekten çok iyi düşünmüşün Mehmet’im hem oğlanın işleri yoğun, torunlara da göz kulak oluruz.

-İyi o zaman ben oğlana evin adresini telefonla soruvereyim.

-Hey gidi şaşkın Mehmet Efendi, daha dün torunlara paket yollamadık mı?

-Hay aklınla bin yaşa hanım. O zaman ben istasyona gideyim de bir bilet alayım.

-Yemeği yeseydin de öyle çıksaydın bey.

-Yahu yemeği sonra yeriz. Önce şu bilet işini halledelim de.

Mehmet Efendi önce ikindiyi kıldı. Sonra da bir genci andıran hızlı adımlarıyla evden çıktı. Dolmuşa binecekti, vazgeçti. Vakit kaybı demekti dolmuş bir o kadar bekleyecekti. Binince dur kalk dur kalk taksiyle on beş dakika çeken yol olurdu yarım saat. İşte hayatında ilk defa evlerinin hemen altındaki taksi durağındaki bir taksiye bindi. İstasyona gittiğinde gün yavaş yavaş kararmaya başlamıştı.

Camlı tezgâhın önüne geldiğinde tarifi zor bir heyecan onu kavurmaya başladı. Neden mi? Çünkü Mehmet Efendi en son yirmi sene önce rahmetli anne babasını ziyarete gitmek için bilet almıştı. O uyku ile uyanıklık arasında eskiye uzanırken en az onun kadar yaşlı biletçi önce önündeki eski monitörden kafasını kaldırıp Mehmet Efendi’yi bir süre süzdü. Sonra da onu o sıcak, bir o kadar da soğuk kıyıdan çekip aldı. “Ne istedin beyim?” Mehmet Efendi kısa bir süre biletçiye boş gözlerle baktıktan sonra mahmur bir sesle konuya girdi.

-Ben Bursa’ya bilet alacaktım.

-Ne zaman için beyim?

-Ayın kaçı bugün?

-12 Temmuz.

-Peki, en yakın hangi güne bilet var elinde?

Biletçi uzun uzun bilgisayardan baktı. Biraz sonra “Beyim, en yakın 15 Eylül’e bilet var.” dedi. Mehmet Efendi, bir şey diyemedi. Evet, geç kalmıştı, hem de çok geç; fakat yaz başlar başlamaz Bursa’nın biletlerinin bittiğini nereden bilecekti ki. O hala kıl payı kaçırdığını düşünüyordu. Biletçiye ancak “Tamam kardeş.” diyebildi. Sonra da kendini en yakın banka attı. Canı eve bile gitmek istemiyordu. Daha yarım saat önce yirmi beşlik delikanlılara toz attıracak bu ihtiyar, sanki bir anda yıllarca yaşlanmış, hareket edecek hali bile kalmamıştı.

O böyle bitkin bitkin otururken biletçi de çıkıp evine gitti. Tam akşam ezanı okunmaya başlamıştı ki iki genç istasyona doğru gelmeye başladılar. Daha da yaklaşınca biletçinin yerinde olmadığını gördüler ve Mehmet Efendi’ye döndüler.

-Usta, biletçi çıktı mı?

Mehmet Efendi pek oralı olmayarak cevapladı bu soruyu. “Evet çıktı, ne olacaktı ki?”

-Ne olsun ustam, bilet iade edecektik de.

Mehmet Efendi gene öylesine sordu. “Bilet nereyeydi?” Bu kadar soru genci de bıktırmıştı. “Bursa bileti.” deyip kestirip attı. Bu cevap üzerine Mehmet Efendi birden canlandı. Ayağa kalkarak gençlere yaklaştı.

-Bilet hangi güneydi gençler?

-Yarınaydı bey amca

-Deme yahu ben de Bursa’ya bilet aradım da bulamadım. İyi denk gelmiş, kaç tane biletiniz var?

-İki tane bey amca.

-Çok şükür. O zaman siz iade etmeyin bana satın. Hem benim işim görülmüş olur hem de sizin.

-Tabii olur bey amca.

-Yüz yetmiş lira versem olur mu?

Bu teklif gençlerin canına minnetti. Hemen teklifi kabul ettiler. Oyalanmadan da gittiler. Mehmet Efendi bir süre şaşkınlıkla oturup kaldı. Sonra taksiye binmenin heyecanına gem vurmak olduğunu düşündüğünden biletleri sımsıkı tutarak eve doğru koşmaya başladı.

Eve vardığında kalbi böyle koşulara alışkın olmadığını anlatmak istercesine çarpıyor, yaşlılıktan ipince kalmış ayakları da titriyordu. Hemen kendini bir koltuğa attı. Necla Hanım, biraz korkmuş, biraz da şaşırmış olarak sordu.

-Ne oldu Mehmet Efendi, neyin var?

-Ohhhh, çok şükür hanım iki bilet aldım.

-İyi de neden böyle titriyorsun, gene kalbin mi tuttu?

-Sen beni boş ver de dinle. Biletler yarına saat 11.00’a. Biraz acele edelim de hazırlanalım.

-Yahu Mehmet’im nasıl hazırlanalım yarına?

-Ne yapayım hanım, ya yarın gidecektik ya da Eylül’ün on beşinde.

Necla Hanım sadece “İyi madem” diyebildi. Ve başladılar hazırlanmaya. Önce biriktirdikleri paralarını çıkardılar. Üç bin lira çıktı. Bin beş yüz lira kadar da bu ay almadığı emekli maaşı vardı Mehmet Efendi’nin. Üç bin lirayı bir el çantasına koydular. Fazla kıyafet almadıkları için de Necla Hanım’ın düşünmesinin aksine yatsı ezanından hemen sonra tüm hazırlıklarını bitirmişlerdi. Hatta Mehmet Efendi yatsı namazından sonra arkadaşlarıyla vedalaşıp torunlarına oyuncak bile almıştı.

Gece Mehmet Efendi torunlarını düşüne düşüne yatağını yattı. Torunlarından büyüğü Musa sekiz yaşında olmalıydı. En son gördüğünde üç yaşındaydı. Ne de küçük, buruşuk elleri vardı. Hele o gülümsemesi yok muydu? “Kim bilir ne kadar büyümüştür?” diye düşündü. Diğer torununu hiç görmemişti. Herhalde o da dört yaşındaydı. Adı Sevim’di. Hiç görmemesine rağmen Sevim’i hayal etmeden uyuyamazdı Mehmet Efendi. Kim bilir o da ne tatlıydı. “Ah, Ali ne diye getirmezsin torunlarımı.” diyerek içinden kızacak oldu oğluna. Ama sonra her akşam olduğu gibi gene haklı buldu oğlunu. “Ne yapsın yahu, oğlum ne güzel çalışıyor işte. İyi olsunlar da” diye düşündü ve çok geçmeden de uykuya daldı.

Taptaze bir gün başlamıştı. Mehmet Efendi her zamankinden farklı olarak bu sefer gecenin bir yarısı kalkmış sonra da yatmamıştı. Eeee, olacaktı o kadar yıllarca emek verdiği oğlunu ve çok özlediği torunlarını görecekti beş sene sonra. Hem de ecdat yadigârı Bursa’yı ziyaret edecekti. Saat 9.00 gibi Necla Hanım’ı kaldırdı. Beraber kahvaltılarını yaptılar. Sonra dışarı çıktılar. Mehmet Efendi hayatında ikinci defa taksi tuttu. Gidecekleri otobüsü de zorlanmadan buldular.

Yol boyunca Mehmet Efendi Necla Hanım’a Bursa’da gezecekleri yerleri teker teker anlattı. Sonra geçmiş günleri yâd ettiler. Buruk, mayhoş bir tat bıraktı zihinlerinde geçmişi anmak. Bir süre sonra tüm kelimelerini tükettiler. İkisi de pencereden dışarıya bakmaya başladılar. Ne kadar dağlara, ovalara, ağaçlara baksalar da ikisinin aklında da oğulları ve torunları vardı. Mola verilen kimi yerlerde oyuncak almayı da ihmal etmediler. Zaten bu yaştan sonra ne bakacaklardı ki yollardan. Yolculuk uzadıkça oğullarına ve torunlarına olan hasretleri katmerleşti.

Yolculuk bittiğinde ikisinin de vücutları uyuşmuş, başları ağrımaya başlamıştı ve bunu birbirlerinden gizlemeye çalışıyorlardı ama ikisinin de bu konuda pek başarılı olduğu söylenemezdi.

İstasyonun yanındaki bir taksi durağından taksiye bindiler. Necla Hanım adresi verdi. Büyükçe bir apartmanın önünde indiler. Mehmet Efendi “Hanım sen burada bekle ben bir bakayım. Eğer burasıysa valizleri yukarı taşırız.” diyerek apartmana yöneldi. Necla Hanım’ın tarif ettiği üçüncü kat yirmi birinci daireyi buldu. Oğlunu rahatsız etmekten korkarak zile dokundu. Ses yok. Sonra bir kere daha zile bastı. Üçüncü basışında da kapı açılmayınca tam karşıdaki dairenin ziline bastı. Hemen karşısına bir beyefendi çıktı.

-Efendi bey oğlum, karşı komşunuz Ali Beyler evde yoklar mı?

-Bey baba, onlar bu mevsimde burada olmaz ki Çeşme’ye tatile gitmişlerdir.

-İyi de Hakan Bey’in işi yoğun değil mi?

-Ne yoğunu bey baba, bu mevsimde dört beş senedir Hakan Bey iznini kullanır.

Mehmet Efendi buna inanmak istemedi. Ne yani oğlu beş senedir babasına yalan mı söylemişti? Aslını öğrenmek için karşısındaki beyefendiye bir daha sordu.

-Acaba Hakan Bey’e nasıl ulaşabilirim?

-Bende onun telefonu var, istersen arayayım bey baba.

-Memnun olurum evladım.

Sonra Mehmet Efendi’nin eline bir telefon tutuşturdu, bu beyefendi. Telefon kesik kesik çaldıktan sonra açıldı. Fakat karşıdakinin Mehmet Efendi’yi dinlemeye pek niyeti yoktu. Cümlelerini ardı ardına sıraladı. “Ahmet, yine mi babam paket gönderdi! Yahu sana tatile çıkmadan demedim mi paketleri bir köşeye koyuver. Yılda bir kere tatile çıkıyoruz, tatilde de o ihtiyarın paketleriyle mi uğraşayım?”  Mehmet Efendi hiçbir şey belli etmeden karşısındaki adama “Sağ olasın evladım.” diyerek telefonu uzattı ve geldiği merdivenlerden inmeye başladı.

Çok mu ağır konuşmuştu oğlu, yoksa kendisi mi fazla alıngandı?  Karar veremedi. Oğlunun telefondaki sesi bir daha zonkladı zihninin derinliklerinde. “O ihtiyarın paketleriyle mi uğraşayım?” “O ihtiyar” demişti biricik oğlu kendisine ha. Bir sancı saplandı göğsüne. Zar zor aşağıya dış kapının ağzına geldi. Necla Hanım merakla sordu. “Ne oldu bey yukarı çıkıyor muyuz?” Mehmet Efendi’nin sancısı az daha arttı. Sancıdan istemsiz bir şekilde bir elini kalbinin üstüne koyarak hayatında ilk defa yalan söyledi. “Şirket başka bir şehirde ihale almış da bizim oğlan da gelinle torunları alıp götürmüş. Bir süre orada kalacaklarmış.” ve Necla Hanım’ın şaşkın bakışları arasında yere yığılıverdi.

 

M. Emin Taşer

CEVAP VER