Pazar Pasajı: Yokuşa Akan Sular – Mustafa Kutlu

0
309
views

Anneninki basma idi, senin perdelerin tül olacak.

Sen bu tül perdelerin ardında solacaksın. Çilli akasyaların kirli grisinde kaybolduğu sokak parçasına dalarak. Dünyanın kapıları kapalı şimdilik. Ör kozanı. Bırak çekip gitsin arkasında “Kaderim” yazılı o mavi minibüs. Tozu dumana katsın hep kızların çalıştığı fabrikaların önünden geçerken. Sen oyalarına dön. Kartpostallara dalma. Yasak sana resimli-resimsiz romanlar. Senin hayatın muhtasar bir kıssa.

Sokaktan gelip geçenler o kadar çok bakılmışlığın sisli ufuklarında adımlarını ağır ağır, ağır atıyorlar; kollarını ağır, ağır, ağır sallıyorlar; başlarını pencereden -belki- ağır, ağır, ağır çeviriyorlar. Sonra o sevimli kuş da bu kirli sokak parçasını aydınlatmayı bırakıp ağır, ağır, ağır uçup gidiyor.

Çöküyor akşam karanlığı. Buğulanan camların ardında bitiyor bir gün daha. Beyaz tülbendinin oyalı kenarına sil gözyaşlarını. Bekle, kimi? Hayal et, neyi? Çöksün omuzların, sol biraz. Dikiş, nakış, uzun etek, başörtüsü, çamaşır, yemek, süpürge, pırıl pırıl yıkanan taşlıklar, dua, namaz, uykusuz gece, yasak rüyalar, tövbe. Bak yine iğneyi eline batırdın.

Bu pasaj Mustafa Kutlu’nun Dergâh Yayınları’ndan çıkan Yokuşa Akan Sular adlı eserinden alınmıştır.

Resim: Nuri İyem

Meraklısı İçin Not

Bu pasaj yüzyıllar öncesinden bu yana sırf kadın olarak dünyaya geldiği için acı çeken, eziyet edilen, öldürülen, korkutulan, özgüveni ve özgürlükleri elinden alınan tüm kadınlara adanmıştır. Kimileri kadınların toplumda saygın bir yer edinmek adına verdiği mücadeleyi ‘eski moda’ bulabilir. Ancak hâlâ en suskun ve en sabırlı kadınlar bile kendi evlerinde hem kendilerine hem de topluma karşı sessiz bir kavgayı sürdürmektedirler. Sadece Türkiye’de değil dünya genelinde kadınlar seks kölesi ve sermaye olarak kullanılıyor. En gelişmiş ülkelerde bile güzellik algısının dayatmalarıyla, cinsiyetçiliğin iş hayatındaki yansımalarıyla, ücret eşitsizliği ve mobbing ile kadına şiddet devam ediyor. Hâlâ erkek için çok eşliliğin yasal olduğu, tacizin ve tecavüzün yaptırımının olmadığı hatta kadına karşı taşlama gibi cezaların uygulandığı ülkeler var. Dünyanın her yerinde kadınlara din ve ahlak eldivenleri giydirilmiş yumruklar indiriliyor. Tacizin, tecavüzün, cinayetin ve her türlü fiziksel şiddetin yanında kadınları, kendilerini gerçekleştirme adına verdikleri çabada büyük bir yıkıma uğratan bir diğer şey de psikolojik şiddet ve gelenek görenek kisvesi altında uygulanan sindirmedir. Zaman zaman ‘pek kültürlü’ geçinen beyler bile cinsiyetçilik silahına sarılıyor, ‘tahsilli’ hanımlar dâhi kadının annelik vasfını, kadın-erkek rolleri kandırmacasını kullanarak hemcinslerini ve onların güçlü bir duruş adına verdikleri mücadeleyi bir kenara itmekte hiçbir mahsur görmüyorlar. Hâlâ adamlık-madamlık lafları özellikle politika ve medya dilinde toplumda yaratacağı kadın algısı umursanmadan ‘en yetkili’ kişilerce bile kadını aşağılama aracı olarak kullanılabiliyor. Ebeveynler; karşılaşacakları binbir türlü yadırgama, yaftalama ve yargılamaya karşı kız çocuklarına güçlü durmalarını aşılamak yerine onların özgüvenini, yaşama sevincini bir daha hiç tamir edilemeyecek şekilde kırabiliyor. Sonuçta kadınlar bu ‘öğretilmiş’ çaresizliğin de etkisiyle haksızlıkla baş etmenin yolunu onu kabullenmekte buluyor ve ‘kaderlerine’ razı oluyorlar. Bunlara ezberlenmiş laflar olarak bakanlara sokakta yürürken bir kadın olarak aklımdan geçen bir düşünceden bahsedeyim: İlla tacize, tecavüze uğramama, tekmelenmeme, zorla evlendirilmeme, okuldan alınmama veya cinayete kurban gitmeme gerek yok; doğup büyüdüğüm, sokaklarını adım gibi bildiğim şehirde akşamları(o saatte) yürümeye korkuyorsam bu dünya bana daha ne yapabilir ki?

Hazırlayan: Gülseren Merve YİĞİT

CEVAP VER