DİPSİZ TEPE

0
224
views

Otuz Mart rüzgârlı bir gündü. Ağaçlar yıkılmıştı, bedenleri gökten bir kılıç inmişçesine kırılarak. Perseus’un olabilirdi bu kılıç çünkü bazı ağaçlardan ruhlar kurtulmuştu. Bana kalsa bu kılıç onundu ama olmama ihtimali beni bir tanrı oğlunu cinayetle suçlatırdı. Herkes çekilirdi o zaman kılıç bana kalırdı, kesilirdim belki. Kılıç belki Perseus’undu. Bilmiyorum, yere düştükten sonra hiçbir tanrının oğlu kılıcı geri istemek için ağacın yanına inmedi.

​Bir iki renk korkularından göğe kaçmışlardı, birkaç gök sığamayıp yere indiler. Yine ertesi sabah her şeyin rengi aynı kalmıştı. O gece dışarı çıkmış, hafif yokuş, kısa boylu ve artık sararmaya başlamış, sessizce ölmeye yüz tutmuş otların üzerlerinde yürüyordum. Ayağımı kaldırdığım her ot öbeği arkamdan küfrediyordu. Duyamıyordum tabi, neredeyse büyümüş bir kavak fidanı kadar olan boyumla fazla uzaktaydım. Hissediyordum ama küfrediyorlardı. İnsan böyle şeyleri hisseder çünkü. Binlerce kişilik bir salonda iki kişi konuşup gülüşürken aman göz göze gelmesin insan; o hain düşünceler bir anda bütün kişiliğinize başkaldırır; kesinlikle yerilen, dalga geçilen kişi sizsinizdir. Önemli olan kişi sizsinizdir ve sadece sizin kusurlarınız görülür bundan eminsinizdir. Bu büyük bir bencillik ve aptallık hali… Şu an bana olan bu. Şu fırtınalı gecede topraklarından kopup ölmemek için mücadele eden, kendi özgürlük savaşlarını veren otlar kesinlikle bana küfretti. Çünkü bir solucan köklerini ısırmaya başlamış olamaz, küfredilen benim. Bunu ben hak ettim.

Yokuştaki yürüyüşümde birçok taş olduğunu fark etmedim. Fark etmedim onlardan birisi bana seslenene kadar: “Ağaç! Ağaç buraya gel, buradayım!” Çok heyecanlıydı, ölü olmasaydı üzerime zıplayacaktı. Bu heyecanından erken yaşta öldüğünü düşündüm. Fazla çocukça, ne durumda olduğunun farkında bile olmadan fazla neşeliydi. Bir zaman önce ben de böyleydim. “Sizlerin bu kadar diri olduğunuzu bilmiyordum! Söylesene nasıl yuvarlanıyorsun yukarıya?” “Yürüyorum, yuvarlanmak değil bu.” dedim. Alay ettiğimi sandı ve bir taş için fazla hızlıca devam etti konuşmasına: “Nasıl çıkıyorsun yukarıya? Ben yıllardır beceremedim, oysa bunu önemsiz bir iş gibi yapıyorsun. Söylesene, nasıl çıkıyorsun yukarıya?” Son sorduğuna gerçekten nasıl bir cevap beklediğini bilmiyordum. Ve vereceğim cevapla yanlış şeyi beklediğini düşündürmek istemedim. Sustum, o beklemeye devam etti. En azından bir şeyler söylemeliydim: “Kolay bir iş sayılmaz, yürüyebilmek –anlamazdı, değiştirdim kelimeyi- yuvarlanabilmek için ben de yıllarca bekledim.” Ve ben hayatımda böyle heyecanlı bir taş görmemiştim. Anlatmaya başladım, anlatmamı isterdi emindim, anlatayım mı diye sormadım. “Aşağıdan geliyorum ben. Aşağıdayken hayattayım. Orada kalmam gerekiyor sayın taş.” Neden anlattığımı bilmiyordum, onu ilgilendirmezdi. Beni de pek ilgilendirmezdi zaten hayatım. Hayat, ölmemekten arta kalan ne varsa oydu. “Neden orada kalman gerekiyor sayın ağaç?” Beni gerçekten ağaç zannediyordu, olsun insan da sayılmazdım alınmadım. “Bilmem, daha önce sorulmadı bu bana. Ben de hiç düşünmedim.” Sustuk sonra biraz. “Neden orada kalman gerekiyor sayın ağaç?” dedi yine. Belki yüz yaşındaydı taş ve hala bolca çocuktu. Taşların kaç yıl yaşadıklarını merak ettim birden, sonra ölü olduklarını hatırladım yine. “Çünkü alıştım taş. İnsanın alıştığı şey kanına karışır artık. Kolları olur, ayakları olur, gözleri olur. Ama hep hasta olur kesip atmak istersin, korkarsın. O kadar cesur insanlar aşağıda yok taş, onlar yukarı tırmandılar.” Gözleri olsa irice açıp şaşkınlıkla dinleyecekti eminim. Biraz sessiz kalmıştı çünkü. Bu taş, deliydi sanki biraz. Şaşırmadan susmuyordu. “Ama sen insan değilsin ki sayın ağaç!” dedi ve sesinden uğraşıp didinip bir anda saygısızlık çıkardım. “Bu konu seni ilgilendirmez taş!” “İlgilendirir ağaç!” “Ben bir ağaç değilim! Konuşuyorum, yürüyorum, sana bağırıyorum, sinirleniyorum bunları bir ağaç yapamaz sayın taş, ben bir insanım!”

Ağzı olmayan bir taş gülümsedi, rüzgâr daha da şiddetlendi, birden yokuştaki tüm taşlar yukarıya yuvarlanmaya başladılar. Hepsi bir anda ve bir sesten titreyerek kahkahalar attılar. Sayın taşı ağlamaktan geri koyan tek şey eminim gözlerinin olmamasıydı, acımıştı bana. Terledi onun yerine: “İnsanlar taşlarla da konuşamazlar sayın ağaç. Duyamazlar onlar, dinlemezler. Gören şeyin göz olduğuna kendilerini inandırdıklarından beri göremezler, bakamazlar. Ah sayın ağaç, onlar bilmezler. Siz üzülmeyin insan olmadığınız için, sevinin bunun aksine. Siz bir ağaçsınız, kavrayın bütün ayaklarınızla toprağı. Parmak aralarınızda solucanların gezmesine izin verin, insanlar vermezler. Uyuyun şimdi, insanlar uyuyamazlar bile. Siz sonsuza dek uyuyun.” dedi. Ben yıllarca bu kelimelerin her birini gördüğüm her insana fısıldadım. Haklıydı sayın taş, duyamadılar.

Ömer Faruk GEÇİN

CEVAP VER