Tek Suçlu Benim! Doktorlar, Gelirleri, Kibirleri ve Ülkenin Gidişatına Dair!

0
453
views

Öncelikle yazının başlığına dair açıklamayı yaparak başlamak durumundayım. Doktorlar meslek grubu olarak sürekli eleştirilen, tartışılan  bir grup ve buna dair uzunca savunmaları da var. Fakat ben tüm bunlardan bahsetmek yerine işin esasına dair sözler söylemek için bu yazıyı kaleme alıyorum. Bu yazının benim de bir doktor olduğumu düşünürsek esastan uzak bir doktor savunması olmaması için vakaya geniş çerçeveden bakıp şunu herkesin kendine söylemesi gerektiğini düşünüyorum.
Tek suçlu benim! Başka suçlu yok!
Bunu kendimde söyleyerek, hissederek söze başlıyorum.

Evvela şunu söylemek gerektiğini düşünüyorum. İnsanlar yaşadıkları olaylara karşı takındıkları tavırlar ve hareketleri yaşadıkları asrın düşünce tarzının ve yaşadıkları coğrafyanın bir izdüşümüdür. Biz yirmi birinci asrın Türkiye ‘sinde yaşıyoruz. Bu asır kapitalizmin kişiyi merkeze koyup şımarttığı aynı zamanda da sömürüp kullandığı ,insana insan olduğu için değer vermenin neredeyse rafa kalktığı bir asır. Ve Türkiye bu asırda daha yüzyıl evvel siyasi ve askeri organizasyon olarak çökertilmiş bir yapının kendi sistemini tekrar kurmaya çalışırken bir çocuk misali öykünmeler ve taklitler ile yola çıkmış henüz kendi iç birliğini kuramamış, henüz kendini bulamamış genç bir devlet.

İşte bu asırda ve bu yerde yaşıyoruz ve fikirde dahil tüm üretimlere uzak olduğumuz için kendi içimizde çekişiyoruz.

Şunu söyleyebilirim ki bu ülkenin tüm problemlerini şu an iki başlık altına toplayabiliriz; 
İlki bu ülkede insana insan olduğu için değer verilmiyor.
İkincisi ise bu ülkede insanlar iş ahlakı taşımıyor.

Ülkede ne kadar problem görüyorsanız sanki bu iki başlıktan birinin altına koyup değerlendirebiliriz.

Bu ülkede bir üniversite rektörü üniversitesinde  yeterli teknik ve fiziki imkan yok ve bunu bilmesine rağmen düzeltmiyor mu iş ahlakına dair başlığın altına koyabiliriz.

Hasta sırası gelmeden poliklinikten içeri girmeye mi çalışıyor? Bunu ben merkezci kapitalist sistemin düşünmesini körleştirdiği, insana insan olduğu için saygı duyması gerektiğini bilmediği ve sırasına bu sebeple riayet etmesi lazım geldiğini anlayamadığı için yapıyor. Doktor ise belki devletin kendine biçtiği maaştan daha fazlasını hak ettiğini düşünüp belki hastasına surat asıyor. Çıkışıyor. Çünkü para modern sistemin bir dayatması, değerini para ile ölçüyor insanlar öteki insanın. Doktor işi, cebi ve vicdanı arasında kalıyor. Belki güncel bir vakayı anımsatacak ama yerel mülki amir doktoru hasta olduğu için evine çağırıyor. Gelmeyince ayağını kaydırmak ile tehdit ediyor. Çünkü iş ahlakı taşımıyor, neden çağırmayacağını bilmiyor. Benzer örnekleri ülkenin her konusunda çoğaltmak mümkün, bunların tamamını sizin tecrübelerinizden verebileceğiniz örneklerde dahil düşünmenizi ve kendinizi buna dair sebepler konusunda sorgulamanızı yukarda yazanların hangisine uygun olduğunu bulmanızı istiyor ve burayı geçiyorum.

Ben evvelen ailemizin çeşitli hastalıkları sebebiyle doktorlara başvurduğu dönemleri biliyor ve benim tıbbiyeye başladıktan sonraki dönemde ve öncesinde bu mesleğe dair düşündüklerimi anlatmamın bu mesleğe bakışa dair pek çok önyargıyı yıkacağı kanaatindeyim. Bu sebeple burada mecburi olarak kendi duyumsamalarımı yazacağım. Benim bir ablam var çocuktuk, senelerce karın ağrısı çekti ve her seferinde annem hastanelere götürürdü. Doktorlar karnında böcek ( parazit) var deyip ilaç verirlerdi. Annemde ilaçları içirir karın ağrısı  içinde karnına (belki üşütmüştür diye) sıcak su torbası koyardı. Hatta bir keresinde sıcak su torbası ağrısını geçirmeyince hastaneye götürdüler. Apandisit olmuş. Ameliyat oldu. Tabi o dönem bıçak parası diye birşey de var. Ailemin aklında doktor bıçak parasını söyleyemedi. Ondan senelerce apandisiti olduğu halde ameliyat edip çocuğu tedavi etmedi diye kaldı. Hatta belki trajikomik senelerce bunu anlattı bile. Annem de babam da doktor değil, o dönem doktorlara devlet düzgün bir maaş ödeyemiyor (ekonomik kriz dönemi), doktorlar da belki mecburiyet belki istismar o zaman elden para alıyorlar hasta doktora güvenemiyor. Sonra ben fakülteye girdiğim vakit fakültede öğrendim ki apandisit kronik bir hastalık değil, eğer acil ameliyata alınmazsa hasta ölürmüş. Yani ablamın senelerce bu hastalığı çekmiş olması imkansızmış. Peki hadi ailemi geçtim benim fen lisesi mezunu olmama rağmen sağlık diye bir dersimiz olmasına karşın apandisitin acil ameliyatlık bir hastalık olduğunu öğrenmek için üniversiteyi mi beklemem gerekiyordu? Bu işte asıl problem doktorda değil tabi ki eğitim sisteminin içeriğindedir. Ne yazık ki on iki sene örgün eğitimden geçen herhangi bir birey kendine ait olduğunu düşündüğü bedeni ve bunun sağlığını nasıl koruyabileceği konusunda nerede ise hiçbir şey bilmiyor ve doktora hastalığını tarif edebilecek bir ifade kuvvetine dahi erişemiyor.

Bu ülkede iki yüz bin doktor var. Bunların bir kısmı uzman, bir kısmı asistan, bir kısmı da akademisyen. Yaklaşık dört bin kişiye bir doktor düşüyor ve bir doktor asistan iken ortalama ayda on iki-on üç nöbet tutuyor. Yani iki günün birinin akşamının saat altısı ile sabah altısı arasını evinde kuvvetle muhtemel dinlenerek geçiriyor. Sosyal hayatına vakit neredeyse hiç yok, arada bir iki kaçamak yapabilirse ne mutlu. Uzman ise icap nöbetleri. Eğer branşında iki üç doktor var ise ayda on-on beş gün geceleri aranıyor, cerrah ise ameliyat için çağrılıyor. Burada doktor ve akademisyen olan insanlar nispeten daha şanslı nöbetleri yok ve akşamları hafta sonları çok ciddi bir şey olmazsa kendilerine kalıyor. Tabi toplumda iş bölümü aslında yukarda birtakım insanlar boş vakit kazansın ve düşünsün üretsin diye var ama ülkede düşünce sistematiği ezberle körelmemiş ve fikir alanında üretmeye hevesli akademisyen bulmak ne yazık ki çok zor.

Doktor sayısını artıralım diyecek olursanız bu doktorlara verecek maaşı nereden bulacağınızı ben sorayım size? Şahsen siz hangi fikir ve işin üretimine girdiniz ve bu ülkeye katkı sağladınız ve oradan gelen para ile daha fazla doktor istihdam etmeyi düşünüyorsunuz ki? Pardon en başta demiştiniz tek suçlu benim diye, kabul etmiştiniz günahınızı. Yani doktor sizin verginiz ile falan çalışmıyor, doktor da siz de memursunuz. İkiniz de kazancınızdan vergi veriyorsunuz, hatta doktor daha çocukluğundan itibaren daha çok çalıştığı için daha çok vergi veriyor ve daha fazla katkı sağlıyor. Burayı duygusal olsun diye değil bir şeyler anlaşılsın diye yazıyorum.

Bu ülkede hep birlikte yaşıyoruz ve ülkenin kahrını hep birden çekiyoruz, insanca yaşamak ve insan gibi muamele görmek hepimizin hakkı. En büyük problemimiz üretken olamamamız. Kavgamız, kaprisimiz tamamen bundan. Hiçbir şeyin sistemini doğru düzgün kurmuş değiliz ve bunları devletten beklemek budalalığını yapamayız. Bu halk kitaplar ile hemhal olacak, sağlık, psikoloji, felsefe (üniversite talebelerine sözüm) bilecek, okuyacak. Sağlığını doktordan muayene esnasında duyduğu bir iki söze, dinini kendini istismar etmek için konuşlanmış bir iki adamın eline bırakmayacak.

Vaktiyle askeri bir okula gitmiş orada bir yazı görmüştüm. Ülkesini en çok seven işini en iyi yapandır diye.

Doktor musun işini çok iyi yapacaksın, öğretmen misin öğrencilerin ufkunu sen açacaksın, akademisyen isen koca bir araştırma sahası sıfırdan seni bekliyor, hukukçu isen adaletin tesisini için aklın, cesaretin itidalini bulacak hakikati arayacaksın, yazar isen ülkenin edebiyat dünyası, muhayyilesi senin elinde seni görelim, amir isen gönlün engin olsun halkın ihtiyaçlarını tespit edip tahsis etmek sana kalmış.

Hepimiz bu ülkenin değerler havuzuna yaptıklarımızı atmamız gerek ki bu ülkede yaşadığımıza bir temel teşkil etsin.

Bir şairden alıntı yapıp bitireyim, Endülüs’te bu medeniyet sekiz yüz sene kaldı, şimdi dönüp üç beş parça tarihi yapıdan ziyade bir şey görmüyoruz, bizler Anadolu’da da bininci seneye girmiş bulunmaktayız, ayağımızı denk almak mecburiyetindeyiz.

Onun için tek suçlu benim deme zamanı!

Sefa YELLİCE

 

CEVAP VER